"İnsanlara da güven olmuyor be!"
Bu cümle yankınlanıyordu kahramanımızın aklında durmadan. Kahramanımız hiç de iyi bir insan değildi oysa ki. Ama bazen-hatta çoğu zaman-itiraf edemiyordu bunu kendine. Belki de kabul etmek istemiyordu. Dışarıda görüp küfrettiği insandan bir farkı yoktu aslında. Çünkü sızlanmaktan daha kolay bir şey yoktu. Ve her zaman bir kaçış yolu olacaktı bu onun için. Aynaya baktığında gördüğü kişi,olmak istediği kişi değildi,en azından böyle düşündü bir anlığına olsa da kahramanımız.
"Samimi insan bulmak imkansız bu devirde!"
Bu söz de aynı şiddette yankılanıyordu. Samimi insan kalmamasından şikayet eden kahramanımız,o sabah tanıştığı bir kadına hoş gözükmek uğruna sevmediği bir şarkıyı sırf o kadın sevdiği için seviyormuş gibi davrandı. Kısa süreli bir gülümseme kazanabildi de kahramanımız. Ve samimiyet aramaya devam etti.
Güven ve samimiyet şart diyordu herkes. Kahramanımız da onaylıyordu bunu tabii ki. Her gün başka bir söz yankılanacaktı kahramanımızın kafasında. Bazen aynı sözler defalarca,bazen farklı sözler türlü türlü şekillerde. Ama kahramanımız kendi olmaya devam edecekti. En azından böyle düşünüyordu,ya da düşünmek istiyordu. Çünkü düşünmezse yapamazdı. Kaybolur giderdi sayısız insanın arasında.
Kahramanımız bazen sensin,hatta bazen bizzat benim. Kahramanımız yanındaki arkadaşın bazen,ve bazen de onun arkadaşları. Diğer insanların arasında kaybolmak istemeyenler bütün kahramanlar aslında. Herkes de kaybolmuş nasıl olduysa. Biz olmak için kendinden vazgeçenler,ama ironik bir biçimde bunu kendinden vazgeçmemiş olmak için yapanlardır kahramanlarımız. Hepimiz birer kahramanız yani. Gerçek olmasına muhtaç olunan kahramanlardan hem de...
16 Kasım 2015 Pazartesi
24 Ağustos 2015 Pazartesi
Yüzeysel Yaşamak
Hayata gözlerimizi açarız. İçine doğduğumuz gerçeklikten habersiz,içgüdülerle ve basit hareketlerle o gerçekliğe tutunmaya çalışırız. Peki neden daha ne olduğunu dahi bilmediğimiz bir oluşun içinde kalmak isteriz? Bir şeyler yemeye ihtiyacımız olduğunu hissedip ağlayarak bu talebi dış dünyaya duyururuz. Belki de bilincimizin daha hakim olamadığı bir zorunluluktur o davranış. Evet,yeni doğmuş bir bebek gelecek için hayal kuramaz,plan yapamaz ve ancak içgüdüleri ile hareket edebilir. Ağlaması da bir içgüdüdür çünkü ona kimse ağlamayı öğretmemiştir daha önce. Peki "içgüdü" nasıl vardır ve neden hep "hayatta kalmayı" hedefler?
Yeni doğan bir bebek suya doğmuşsa yine içgüdüsel olarak yüzmeye başlar. Annesinin plesentasında yüzer durumdadır hep çünkü. Ancak bu fiziksel bir harekettir. Hayatta kalmaya programlı bir içgüdü ise bundan farklıdır. "Her zaman hayatta kal" içgüdüsü de-bir bebek için-fizyolojik olarak açıklanamıyorsa buna teolojik bir açıklama getirilebilir belki. Evet o bebek hayattan habersizdir ama yine de hayata tutunmaya çalışmaktadır. Bebek,bu genel anlamda fizyolojik olmayan içgüdüyü,fizyolojik içgüdüler ile destekler. Yani, "hayatta kalmak" olan ve fizyolojik olmayan içgüdü, hayatta kalmak için yemek yemek,buna bağlı olarak da fizyolojik olan ağlama içgüdüsünü doğurur. En başa tekrar dönersek;aslında günlük hayatta hiç de irdelemediğimiz ,hayatta kalmak içgüdüsünün nereden geldiği sorununa, teolojik düşünceyle tanrısal bir anlam yükleyebiliriz.
Tabi,materyalist bir düşünce ise bunu reddederek hayatta kalmanın biyolojik oluşumun gereği olduğunu söyleyecektir. Ancak bu çok farklı bir konu olduğu için buna girmeyeceğiz
Hayatta kalmak olgusunun bilinç boyutuna bakarsak olay çok daha karmaşık bir hal alacaktır. Bu dünyaya geliyoruz,yıllar geçtikçe ortam şartlarına,bulunduğumuz çevreye ve yanımızdaki insanlara göre karakterimiz şekillenmeye başlıyor. Ve hayatta kalmanın yanında bir sürü sorun ekleniyor hayatımıza. Daha iyi bir iş,daha büyük bir ev,daha lüks bir araba ve daha mutlu bir yaşam isteği ironik bir şekilde bizim mutluluğumuzdan feragat edip bu emeller yolunda daha çok ter dökmemize neden oluyor. Ve bunları yaparken de daha uzun yaşama isteği sarıyor bizi.
Hedeflerimize öyle odaklanıyoruz ki,ne kadar yüzeysel bir hayat yaşadığımızı fark etmiyoruz.
İş arkadaşımızdan ya da sınıf arkadaşımızdan nefret de etsek yüzüne gülüyoruz. Çıkar ilişkilerinin insanın doğasını zehirlediğini çok ama çok iyi biliyoruz. Ama basit hedeflerimiz yüzünden bu pisliğe de ortak oluyoruz. Bizim bile olmayan fikirler,toplumda hakkımızda nasıl düşünülmesini istediğimize göre reklam unsurumuz oluyor. Dünyadaki işleyişin ne kadar hastalıklı olduğunun farkındayız belki,ama bizim "daha iyi bir yaşam" doğrultusunda öyle yüce(!) hedeflerimiz var ki,asıl sorunları göz ardı etmekle kalmayıp kendi söylediğimiz yalanlara inanıyoruz. Dikkatli bakınca her ilişkiden,her insandan ve her yerden samimiyetsizlik akıyor. Nefreti gözardı edip bunu normalleştiriyoruz.
Hayatta kalmak ve sonra daha iyi yaşamak hedefi,bizi mahvediyor. Hedeflerimiz bizi ele geçiriyor ve olması gerekenden ne kadar uzaktayız,farkına bile varmıyoruz. Yüzeyselliği bırakıp olayların içine girersek,içeride bizi bekleyen pislikten haberdarız. Ve korkuyoruz. Her gün mutlu numarası yapıyoruz. Bizim olmayan bir kalıpta,maskelerimizin altında,olmadığımız gibi yaşıyoruz.
Olduğu gibi yaşayanlara,ve en azından yaşamaya çalışanlara selam olsun. Size her şeyden çok ihtiyacımız var.
Yeni doğan bir bebek suya doğmuşsa yine içgüdüsel olarak yüzmeye başlar. Annesinin plesentasında yüzer durumdadır hep çünkü. Ancak bu fiziksel bir harekettir. Hayatta kalmaya programlı bir içgüdü ise bundan farklıdır. "Her zaman hayatta kal" içgüdüsü de-bir bebek için-fizyolojik olarak açıklanamıyorsa buna teolojik bir açıklama getirilebilir belki. Evet o bebek hayattan habersizdir ama yine de hayata tutunmaya çalışmaktadır. Bebek,bu genel anlamda fizyolojik olmayan içgüdüyü,fizyolojik içgüdüler ile destekler. Yani, "hayatta kalmak" olan ve fizyolojik olmayan içgüdü, hayatta kalmak için yemek yemek,buna bağlı olarak da fizyolojik olan ağlama içgüdüsünü doğurur. En başa tekrar dönersek;aslında günlük hayatta hiç de irdelemediğimiz ,hayatta kalmak içgüdüsünün nereden geldiği sorununa, teolojik düşünceyle tanrısal bir anlam yükleyebiliriz.
Tabi,materyalist bir düşünce ise bunu reddederek hayatta kalmanın biyolojik oluşumun gereği olduğunu söyleyecektir. Ancak bu çok farklı bir konu olduğu için buna girmeyeceğiz
Hayatta kalmak olgusunun bilinç boyutuna bakarsak olay çok daha karmaşık bir hal alacaktır. Bu dünyaya geliyoruz,yıllar geçtikçe ortam şartlarına,bulunduğumuz çevreye ve yanımızdaki insanlara göre karakterimiz şekillenmeye başlıyor. Ve hayatta kalmanın yanında bir sürü sorun ekleniyor hayatımıza. Daha iyi bir iş,daha büyük bir ev,daha lüks bir araba ve daha mutlu bir yaşam isteği ironik bir şekilde bizim mutluluğumuzdan feragat edip bu emeller yolunda daha çok ter dökmemize neden oluyor. Ve bunları yaparken de daha uzun yaşama isteği sarıyor bizi.
Hedeflerimize öyle odaklanıyoruz ki,ne kadar yüzeysel bir hayat yaşadığımızı fark etmiyoruz.
İş arkadaşımızdan ya da sınıf arkadaşımızdan nefret de etsek yüzüne gülüyoruz. Çıkar ilişkilerinin insanın doğasını zehirlediğini çok ama çok iyi biliyoruz. Ama basit hedeflerimiz yüzünden bu pisliğe de ortak oluyoruz. Bizim bile olmayan fikirler,toplumda hakkımızda nasıl düşünülmesini istediğimize göre reklam unsurumuz oluyor. Dünyadaki işleyişin ne kadar hastalıklı olduğunun farkındayız belki,ama bizim "daha iyi bir yaşam" doğrultusunda öyle yüce(!) hedeflerimiz var ki,asıl sorunları göz ardı etmekle kalmayıp kendi söylediğimiz yalanlara inanıyoruz. Dikkatli bakınca her ilişkiden,her insandan ve her yerden samimiyetsizlik akıyor. Nefreti gözardı edip bunu normalleştiriyoruz.
Hayatta kalmak ve sonra daha iyi yaşamak hedefi,bizi mahvediyor. Hedeflerimiz bizi ele geçiriyor ve olması gerekenden ne kadar uzaktayız,farkına bile varmıyoruz. Yüzeyselliği bırakıp olayların içine girersek,içeride bizi bekleyen pislikten haberdarız. Ve korkuyoruz. Her gün mutlu numarası yapıyoruz. Bizim olmayan bir kalıpta,maskelerimizin altında,olmadığımız gibi yaşıyoruz.
Olduğu gibi yaşayanlara,ve en azından yaşamaya çalışanlara selam olsun. Size her şeyden çok ihtiyacımız var.
23 Ağustos 2015 Pazar
"Soğuk"
Bugün de her gün olduğu gibi işimden çıktım. Durağa doğru yürürken hiç bozuk param olmadığını fark ettim. Olan paramı bozmamaya karar verdim ve yürüdüm. İnsanları izlerim bazen,bugün de o fırsatım oldu. Yağmurda ıslanmamak için seri adımlarla yürüyen insanlar,yolun karşısında bir simitçi arabası,çocuğunun elinden tutan orta yaşlı bir kadın,el ele yürüyen bir çift... Her insanda milyonlarca farklı hikaye,bir sürü farklı hayat. Aynı yerde bulunsa bile birbirleri ile alakası olmayan insanlar...
Soğuğun tenime değdiğini hissettim. Hafifleyen yağmur beni rahatsız etmiyordu. Egzoz kokusuyla karşık bir toprak kokusu,tertemiz ama aynı zamanda kirli bir hava. Ne olursa olsun derin bir nefesle içime çektim havayı. Yürümeye devam ettim.
Önümde 60-65 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın yürüyordu. Bir anda gözüm ilişti kadının ayakkabısına. Naylon ama ayağını saran bir ayakkabı,uzun eteğinin örtemediği yüksekliğe kadar da çekilmiş bir çorap. Üstünde de eski bir şal vardı. O an nedenini anlayamadığım bir şekilde merak ettim o kadının kim olduğu,nasıl yaşadığını. Kendim de anlam veremedim buna.
Herkes kendi hayatının peşindeydi. Aslında hayattaydık ama bir şekilde,bir parçamız yaşamıyordu. Daha mutlu olmak için her gün bir ton mutsuzluğa katlanıyorduk. Acaba şuan benim gibi,hayattan kendini soyutlayıp insanları izleyen biri var mıdır diye düşündüm. Ve ensemden inen keskin soğuğu hissettim. Yağmur hızlanmaya başlamıştı...
Soğuğun tenime değdiğini hissettim. Hafifleyen yağmur beni rahatsız etmiyordu. Egzoz kokusuyla karşık bir toprak kokusu,tertemiz ama aynı zamanda kirli bir hava. Ne olursa olsun derin bir nefesle içime çektim havayı. Yürümeye devam ettim.
Önümde 60-65 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir kadın yürüyordu. Bir anda gözüm ilişti kadının ayakkabısına. Naylon ama ayağını saran bir ayakkabı,uzun eteğinin örtemediği yüksekliğe kadar da çekilmiş bir çorap. Üstünde de eski bir şal vardı. O an nedenini anlayamadığım bir şekilde merak ettim o kadının kim olduğu,nasıl yaşadığını. Kendim de anlam veremedim buna.
Herkes kendi hayatının peşindeydi. Aslında hayattaydık ama bir şekilde,bir parçamız yaşamıyordu. Daha mutlu olmak için her gün bir ton mutsuzluğa katlanıyorduk. Acaba şuan benim gibi,hayattan kendini soyutlayıp insanları izleyen biri var mıdır diye düşündüm. Ve ensemden inen keskin soğuğu hissettim. Yağmur hızlanmaya başlamıştı...
22 Ağustos 2015 Cumartesi
Aptalların Distopyası
Modern toplum,insanı daha az düşünmeye iter. Bir topluluğun parçası olmak ve o topluluğun yaptığını yapmak,hatta isteklerini dahi mensup olduğu topluluğa göre belirlemek,yeri geldiğinde bulunduğu topluluktan dışarıda kalmamak için ne olursa olsun o topluluğun savunduklarını savunmak,modern insanın ekolojik nişidir.Böylece daha çeşitsiz,fikir alış-verişine kapalı bir toplum oluşacaktır.
İhtiyacımız olan telefon numaralarını ezberleme gereksinimi duymayız, telefon rehberine kaydederiz. Öğrendiğimiz bir bilgiyi "internette zaten var" düşüncesiyle aklımıza kazımaya zahmet etmeyiz. Basit işlemleri bile bazen hesap makinesi ile yaparız. Zamanla hafızamız körelir,işlem yapma yeteneğimiz körelir. Matematiksel ve mantıksal hesaplamaları çok daha ayrıntısız bir biçimde ele almaya başlarız. Düşünmek,yük taşımak gibi zor gelir,önündeki fikri benimsemeye alışır insan.
İnsan önündekini yemeye alışırsa,aptallaşması kaçınılmazdır. Çünkü ona dayatılan fikirler,sistemin insanları bir nevi köleleştirmek için dayattığı fikirler olacaktır. Bu olaylar 1 yılda ya da 10 yılda gerçekleşmez. Her an bu oluşumun bir aşamasından geçtiğimizi kabul edersek,bu "aptallaşma süreci" nesiller sonunda doruk noktasına ulaşacaktır.
İnsanı insan yapan iradesi ve düşünme yeteneği körelince,içgüdüler daha çok ön plana çıkacaktır. Bu yüzden bu aptallaşan insanı kontrol etmenin en iyi yolu içgüdülerine seslenerek ona cazip bir yol sunmaktır.
Buraya kadar anlattığım şeyler şu anki dünya için geçerliydi. Şimdi ise olası bir gerçekliğe değinelim;
"Sistemin dayatmaları ile köleleşen insanlar,içgüdülerinin esiri olmuş,düşünmek ve mantıksal hesaplamalar yapmak insan için artık çok uzak şeyler haline gelmiştir. Öyle ki,yıllar ilerledikçe sistem bu insanlardan sadece iş gücü olarak yararlanmaya başlamıştır. Bunun karşılığında onların barınma,yemek yeme imkanlarını asgari düzeyde sağlamıştır. Onları sakin tutmak için de cinsel yönden onları tatmin edecek yollar geliştirmiştir. Bu öyledir ki,bu insan topluluğunun şartlanması nedeniyle,sistemden bir uyaran gelmeden,bireyler kendi aralarında cinsel birliktelik yaşayabileceklerinin farkında bile değildirler. Sistem cinsel konuda dahi insanları kendine bağımlı hale getirmiştir. Sistemin başındakiler hariç diğer aptal insan topluluğu için teknoloji her geçen gün daha da geriye gitmekte,ve üretmek gibi bir şeyin varlığından bile haberdar olmayan nesiller yetişmektedir. Sıradan şehirlerde yıkılmış ve artık yarı bitki konumuna gelmiş binalar içerisinde ilkel bir biçimde yaşayan bu insanlar,konuşabilen tek üyesini 2243 yılında kaybetmiştir.
Sistemin başındaki elit kısım bir süre boyunca istedikleri "yeni düzen" ile gayet sorunsuz bir şekilde yaşamıştır. Kolay yönetebilmek için insanları aptallaştırmak gerekiyordu evet,ancak hesaplayamadıkları bir şey vardı;aptallaşan insanlar hala seni anlayacak kadar zeki olmalıydı. Aksi halde sistemin çarklarını döndüren avam kısım olmadan,sistem işlemcisi olmayan bir bilgisayardan farksızdı. Güç sahipleri bir süre sonra kendi aralarında çatışmalara başladı. Yıkılmaz diye tabir edilen düzen,kendi içinden çatırdamaya başlamıştı.
Sistemin çöküşüne şahit oldum,özel yapım binalarda albino timsah derisinden yapılmış koltuklarda oturan orta yaşlı kadınlar,onların kocaları,aptallaştırdıkları insanlar tarafından kendi silahları ile harabe olmuş binalarında katledildiler. En üsttekiler ise hayatlarına son vermekten başka çare bulamadılar. Ben sistemin yükselişine de,çöküşüne de şahit oldum. Ben bütün olasılıkları gördüm. Ne yaparsam ne olur öğrendim. Ama hiç bir şey yapmadım. Olan biteni izledim,sadece izledim.
Ben modern insanım,ve ben geleceği değiştirmek için hiç bir şey yapmadım.."
İhtiyacımız olan telefon numaralarını ezberleme gereksinimi duymayız, telefon rehberine kaydederiz. Öğrendiğimiz bir bilgiyi "internette zaten var" düşüncesiyle aklımıza kazımaya zahmet etmeyiz. Basit işlemleri bile bazen hesap makinesi ile yaparız. Zamanla hafızamız körelir,işlem yapma yeteneğimiz körelir. Matematiksel ve mantıksal hesaplamaları çok daha ayrıntısız bir biçimde ele almaya başlarız. Düşünmek,yük taşımak gibi zor gelir,önündeki fikri benimsemeye alışır insan.
İnsan önündekini yemeye alışırsa,aptallaşması kaçınılmazdır. Çünkü ona dayatılan fikirler,sistemin insanları bir nevi köleleştirmek için dayattığı fikirler olacaktır. Bu olaylar 1 yılda ya da 10 yılda gerçekleşmez. Her an bu oluşumun bir aşamasından geçtiğimizi kabul edersek,bu "aptallaşma süreci" nesiller sonunda doruk noktasına ulaşacaktır.
İnsanı insan yapan iradesi ve düşünme yeteneği körelince,içgüdüler daha çok ön plana çıkacaktır. Bu yüzden bu aptallaşan insanı kontrol etmenin en iyi yolu içgüdülerine seslenerek ona cazip bir yol sunmaktır.
Buraya kadar anlattığım şeyler şu anki dünya için geçerliydi. Şimdi ise olası bir gerçekliğe değinelim;
"Sistemin dayatmaları ile köleleşen insanlar,içgüdülerinin esiri olmuş,düşünmek ve mantıksal hesaplamalar yapmak insan için artık çok uzak şeyler haline gelmiştir. Öyle ki,yıllar ilerledikçe sistem bu insanlardan sadece iş gücü olarak yararlanmaya başlamıştır. Bunun karşılığında onların barınma,yemek yeme imkanlarını asgari düzeyde sağlamıştır. Onları sakin tutmak için de cinsel yönden onları tatmin edecek yollar geliştirmiştir. Bu öyledir ki,bu insan topluluğunun şartlanması nedeniyle,sistemden bir uyaran gelmeden,bireyler kendi aralarında cinsel birliktelik yaşayabileceklerinin farkında bile değildirler. Sistem cinsel konuda dahi insanları kendine bağımlı hale getirmiştir. Sistemin başındakiler hariç diğer aptal insan topluluğu için teknoloji her geçen gün daha da geriye gitmekte,ve üretmek gibi bir şeyin varlığından bile haberdar olmayan nesiller yetişmektedir. Sıradan şehirlerde yıkılmış ve artık yarı bitki konumuna gelmiş binalar içerisinde ilkel bir biçimde yaşayan bu insanlar,konuşabilen tek üyesini 2243 yılında kaybetmiştir.
Sistemin başındaki elit kısım bir süre boyunca istedikleri "yeni düzen" ile gayet sorunsuz bir şekilde yaşamıştır. Kolay yönetebilmek için insanları aptallaştırmak gerekiyordu evet,ancak hesaplayamadıkları bir şey vardı;aptallaşan insanlar hala seni anlayacak kadar zeki olmalıydı. Aksi halde sistemin çarklarını döndüren avam kısım olmadan,sistem işlemcisi olmayan bir bilgisayardan farksızdı. Güç sahipleri bir süre sonra kendi aralarında çatışmalara başladı. Yıkılmaz diye tabir edilen düzen,kendi içinden çatırdamaya başlamıştı.
Sistemin çöküşüne şahit oldum,özel yapım binalarda albino timsah derisinden yapılmış koltuklarda oturan orta yaşlı kadınlar,onların kocaları,aptallaştırdıkları insanlar tarafından kendi silahları ile harabe olmuş binalarında katledildiler. En üsttekiler ise hayatlarına son vermekten başka çare bulamadılar. Ben sistemin yükselişine de,çöküşüne de şahit oldum. Ben bütün olasılıkları gördüm. Ne yaparsam ne olur öğrendim. Ama hiç bir şey yapmadım. Olan biteni izledim,sadece izledim.
Ben modern insanım,ve ben geleceği değiştirmek için hiç bir şey yapmadım.."
Makinenin Dişlileri
Uzun yıllardır bir düzen hakim bu dünyaya. Memnun olmasak da ses çıkar(a)madığımız,bazen kabullendiğimiz ve bazılarımız için pek de pek bir şey ifade etmeyen bir düzen. Ama ne olursa olsun hepimiz bu düzenin parçalarıyız.
Devletin zorunlu bir oluşum olduğunu ya da devlet yapısına ihtiyaç olmadığını düşünen bir çok felsefi ya da siyasal görüş var. Bazı insanlar yönetilmeye muhtaç görürler insanoğlunu. Evet,neredeyse her toplumda,tarihin her zamanında insanlar bir arada yaşayabilmek için kurallara ve bu kuralları uygulaması için otoritelere ihtiyaç duymuştur. Ancak bu durum,halkın istenildiği gibi yönetileceği sonucunu doğurmaz. Otoriteyi denetleyen de bizzat halkın kendisi olmalıdır. Ancak modern toplumda-en azından kendi toplumumuz için konuşursak- "bırakın siyaseti devlet adamları konuşsun hadi siz işinize bakın" diye bir klişe vardır. Fakat çoğunlukla bu durum,dünya için de geçerlidir. Siyaseti ya da benzer konuları ancak hali hazırda siyaset yapanlar konuşursa,halk asla bir yere varamayacaktır. Zaten sistemin istediği de budur. İnsanları yönetmek ne kadar kolay olursa,isteklerine daha kolay ulaşacaktır sistem.
Popüler müzik kültürünü,her mevsime göre giyinilmesi gereken kıyafetlerin şeklini,hatta nasıl yaşamanız gerektiğini sistem belirler. Ancak insan bunu kabul etmez çünkü insanın egosu buna izin vermez. Sistem kadınların daha büyük göğüslere sahip olmasını,erkeklerin daha geniş omuzlara sahip olmasını söyler. Bu şartlara uymayan kişiler ise evrensel bir estetik yasası varmışcasına "çekici olmayan" olarak sınıflandırılır. Modern sistemin dayattığı materyalist düşünce ise insanın sahip olduklarının onun sosyal statüsünü belirleyeceğini söyler. Aynen de öyledir zaten. Kişinin kullandığı araba,yaşadığı ev bize yıkılamaz önyargılar aşılar bazen. Hayatımızı zorlaştıran ama trajik bir biçimde,kolaylaştırmak için yolları yine bize kendisi sunan sistem, hastalığı yayıp parayla onun ilacını satmaktadır. Bazılarımız bunun farkında olsak da pratikte elimizden bir şey gelmez çoğu zaman. Ama bizi engelleyemeyecekleri şeyler var. Fikir üretmek gibi. Bize düşünmememizi söyler sistem. Ama kararı yine biz veririz. Fikir üretmek ve imkan olduğunda bu fikirleri hayata geçirmek,modern toplumun köşeye sıkışmış insan modelinin yapabileceği en yüce eylemdir. İstesek de istemesek de,üstümüzdeki dişlilerin dönmesini sağlayan,koca bir makinenin dişlileriyiz.
Devletin zorunlu bir oluşum olduğunu ya da devlet yapısına ihtiyaç olmadığını düşünen bir çok felsefi ya da siyasal görüş var. Bazı insanlar yönetilmeye muhtaç görürler insanoğlunu. Evet,neredeyse her toplumda,tarihin her zamanında insanlar bir arada yaşayabilmek için kurallara ve bu kuralları uygulaması için otoritelere ihtiyaç duymuştur. Ancak bu durum,halkın istenildiği gibi yönetileceği sonucunu doğurmaz. Otoriteyi denetleyen de bizzat halkın kendisi olmalıdır. Ancak modern toplumda-en azından kendi toplumumuz için konuşursak- "bırakın siyaseti devlet adamları konuşsun hadi siz işinize bakın" diye bir klişe vardır. Fakat çoğunlukla bu durum,dünya için de geçerlidir. Siyaseti ya da benzer konuları ancak hali hazırda siyaset yapanlar konuşursa,halk asla bir yere varamayacaktır. Zaten sistemin istediği de budur. İnsanları yönetmek ne kadar kolay olursa,isteklerine daha kolay ulaşacaktır sistem.
Popüler müzik kültürünü,her mevsime göre giyinilmesi gereken kıyafetlerin şeklini,hatta nasıl yaşamanız gerektiğini sistem belirler. Ancak insan bunu kabul etmez çünkü insanın egosu buna izin vermez. Sistem kadınların daha büyük göğüslere sahip olmasını,erkeklerin daha geniş omuzlara sahip olmasını söyler. Bu şartlara uymayan kişiler ise evrensel bir estetik yasası varmışcasına "çekici olmayan" olarak sınıflandırılır. Modern sistemin dayattığı materyalist düşünce ise insanın sahip olduklarının onun sosyal statüsünü belirleyeceğini söyler. Aynen de öyledir zaten. Kişinin kullandığı araba,yaşadığı ev bize yıkılamaz önyargılar aşılar bazen. Hayatımızı zorlaştıran ama trajik bir biçimde,kolaylaştırmak için yolları yine bize kendisi sunan sistem, hastalığı yayıp parayla onun ilacını satmaktadır. Bazılarımız bunun farkında olsak da pratikte elimizden bir şey gelmez çoğu zaman. Ama bizi engelleyemeyecekleri şeyler var. Fikir üretmek gibi. Bize düşünmememizi söyler sistem. Ama kararı yine biz veririz. Fikir üretmek ve imkan olduğunda bu fikirleri hayata geçirmek,modern toplumun köşeye sıkışmış insan modelinin yapabileceği en yüce eylemdir. İstesek de istemesek de,üstümüzdeki dişlilerin dönmesini sağlayan,koca bir makinenin dişlileriyiz.
21 Ağustos 2015 Cuma
Gerçekliği Tanımlamak
İnsanoğlu,büyük bir egoyla yaşadığı evreni,tecrübe ettiği olayları salt gerçeklik olarak tanımlar. Ama "gerçek" kelimesinden kastın ne olduğu biraz irdelenirse,aslında tanımlanması hiç de kolay olmayan bir olgu çıkar karşımıza. Örneğin bir hologramı ele alalım. Bu hologram bir robotu canlandırsın. Çeşitli bilgisayar komutları ile hologram robot,değişik koordinatlara hareket edebiliyor,ses çıkarabiliyor ve bunun gibi hareketleri gerçekleştirebiliyor. Ama "hologram" olduğu için aslında o robot "gerçek değil" olarak tanımlanıyor insanlar tarafından. Ancak "gerçeklik" olgusunun rasyonel bir tanımı var mıdır? O robotun algıladıkları dijital,insanın algıladıları ise kimyasal. Yine hologram robotun gövdesi fotonlardan,insanın gövdesi ise et ve kemikten oluşuyor. Peki fotonların et ve kemikten "daha az gerçek" olduğunu söyleme hakkını bize kim veriyor? Buradan ise gerçekliğin göreceli bir kavram olma olasılığı,düşünebilen her insanın kafasını kurcalayacaktır eminim.
Rüyalarımızı ele alalım. Bazı durumlar dışında,insan neredeyse her zaman,rüyası ne kadar saçma olursa olsun rüyada olduğunu anlamaz. Çünkü uyurken,beyinde gerçeklik algısını sağlayan prefrontal kortex etkinliğini büyük oranda yitirir. Yani ekstrem durumlar hariç,insan rüyada iken yaşadıklarını gerçek sanar. Buradan yola çıkarak şu an yaşadığımız gerçekliğin,bir çeşit rüya olabileceği düşüncesini yanlışlayabilecek herhangi bir kanıtımız olmadığını kabul etmek zorundayız.
Dış dünya hakkında algılayabildiğimiz gerçeklik,dışarıdan beynimize gelen elektrik sinyallerinin beynimizce yorumlanmış,yani bir nevi bizim anlayacağımız şekilde "kodlanmış" halidir. Yani gerçeklik algımız için bu sinyalleri bir nevi kodlamalara indirgemek zorundayız. Örneğin kulaklık ile müzik dinlerken,kaynaktan ses verisi kablolar aracılığı ile aktarılır ve kulaklıkta ses verisini çözümleyen küçük işlem birimi sayesinde o veriler "ses" olarak algıladığımız gerçeklik unsuruna dönüşür. Bu ses,kulağımızda işitme bölümlerine geçer ve kulağımızda oluşan titreşim beyinde tekrar çözümlenerek "algıladığımız ses'e" dönüşür. Aslında gerçeklik olarak kabul ettiğimiz ve kulaklığın çözümlediği sesin,beynimiz tarafından tekrar çözümlenmeye ihtiyacı vardır. Bu da gerçekliğin beynimizin algısı ile sınırlandığını gösterir. Beynimizin kainattaki her şeyi algılayamayacağını biliyorsak,gerçeklik hakkında kesin sözler söylememek gerektiğini de bilmemiz gerekir.
Şimdi yaradılışı gereği göremeyen bir solucan türünü ele alalım. Bu türe mensup bir x solucanı için ışık bir gerçeklik unsuru olamaz. Bu solucana dolaylı yoldan ışığın varlığını anlatamayacağımıza göre,haliyle solucan ışığın varlığından haberdar türlerden dahi haberdar olmayacaktır. Onun için ışık,belki de evrimsel süreçte tanışabileceği ancak şuan bilmediği bir gerçekliktir.
Şimdi bu solucanı düşündüğümüz mantıkla insanı ele alalım. İnsan kainattaki en yüce tür olduğunu iddia etmiyor. Çünkü insandan daha zeki bir sürü tür olabileceği evrenin büyüklüğü vs ele alındığında gayet mümkün görünüyor. Bizim solucanımızın ışık olarak tanımladığımız gerçekliği insan için düşünürsek,insanın da aynı şekilde anlayamayacağı gerçeklikler vardır. Bizim avantajımız bunların bilincinde olmamız. Örneğin modern bilimde 4.boyut olarak "zaman" kavramını algılayabilmek için alt boyutları kullanıyoruz. Sicim teorisinin de söylediği gibi bir üst boyutu anlamak için bir alt boyuttan yardım almalıyız. Sonuç olarak algılayamadığımız gerçekliklerin olduğunu kabul edersek,şu an içinde yaşadığımız gerçeklik,başka bir üst (algılayamadığmız) gerçekliğin küçük bir parçası olabilir. Yani ışığın bizim gerçeklik dünyamızdaki yeri gibi.
Sonuç olarak,gerçekliği tanımlamak için gerçeküstü düşünmek gerekiyor. Çünkü gerçeklik bizimle sınırlı değil. Bir rüyayı da yaşıyor olabiliriz,bir bilgisayar oyununun içindeki "kodlanmış" karakterler de olabiliriz. Ama moral bozmamak gerek,çünkü okuyacak çok şey var...
Rüyalarımızı ele alalım. Bazı durumlar dışında,insan neredeyse her zaman,rüyası ne kadar saçma olursa olsun rüyada olduğunu anlamaz. Çünkü uyurken,beyinde gerçeklik algısını sağlayan prefrontal kortex etkinliğini büyük oranda yitirir. Yani ekstrem durumlar hariç,insan rüyada iken yaşadıklarını gerçek sanar. Buradan yola çıkarak şu an yaşadığımız gerçekliğin,bir çeşit rüya olabileceği düşüncesini yanlışlayabilecek herhangi bir kanıtımız olmadığını kabul etmek zorundayız.
Dış dünya hakkında algılayabildiğimiz gerçeklik,dışarıdan beynimize gelen elektrik sinyallerinin beynimizce yorumlanmış,yani bir nevi bizim anlayacağımız şekilde "kodlanmış" halidir. Yani gerçeklik algımız için bu sinyalleri bir nevi kodlamalara indirgemek zorundayız. Örneğin kulaklık ile müzik dinlerken,kaynaktan ses verisi kablolar aracılığı ile aktarılır ve kulaklıkta ses verisini çözümleyen küçük işlem birimi sayesinde o veriler "ses" olarak algıladığımız gerçeklik unsuruna dönüşür. Bu ses,kulağımızda işitme bölümlerine geçer ve kulağımızda oluşan titreşim beyinde tekrar çözümlenerek "algıladığımız ses'e" dönüşür. Aslında gerçeklik olarak kabul ettiğimiz ve kulaklığın çözümlediği sesin,beynimiz tarafından tekrar çözümlenmeye ihtiyacı vardır. Bu da gerçekliğin beynimizin algısı ile sınırlandığını gösterir. Beynimizin kainattaki her şeyi algılayamayacağını biliyorsak,gerçeklik hakkında kesin sözler söylememek gerektiğini de bilmemiz gerekir.
Şimdi yaradılışı gereği göremeyen bir solucan türünü ele alalım. Bu türe mensup bir x solucanı için ışık bir gerçeklik unsuru olamaz. Bu solucana dolaylı yoldan ışığın varlığını anlatamayacağımıza göre,haliyle solucan ışığın varlığından haberdar türlerden dahi haberdar olmayacaktır. Onun için ışık,belki de evrimsel süreçte tanışabileceği ancak şuan bilmediği bir gerçekliktir.
Şimdi bu solucanı düşündüğümüz mantıkla insanı ele alalım. İnsan kainattaki en yüce tür olduğunu iddia etmiyor. Çünkü insandan daha zeki bir sürü tür olabileceği evrenin büyüklüğü vs ele alındığında gayet mümkün görünüyor. Bizim solucanımızın ışık olarak tanımladığımız gerçekliği insan için düşünürsek,insanın da aynı şekilde anlayamayacağı gerçeklikler vardır. Bizim avantajımız bunların bilincinde olmamız. Örneğin modern bilimde 4.boyut olarak "zaman" kavramını algılayabilmek için alt boyutları kullanıyoruz. Sicim teorisinin de söylediği gibi bir üst boyutu anlamak için bir alt boyuttan yardım almalıyız. Sonuç olarak algılayamadığımız gerçekliklerin olduğunu kabul edersek,şu an içinde yaşadığımız gerçeklik,başka bir üst (algılayamadığmız) gerçekliğin küçük bir parçası olabilir. Yani ışığın bizim gerçeklik dünyamızdaki yeri gibi.
Sonuç olarak,gerçekliği tanımlamak için gerçeküstü düşünmek gerekiyor. Çünkü gerçeklik bizimle sınırlı değil. Bir rüyayı da yaşıyor olabiliriz,bir bilgisayar oyununun içindeki "kodlanmış" karakterler de olabiliriz. Ama moral bozmamak gerek,çünkü okuyacak çok şey var...
Geçmişe Duyulan Utanç
"Lan ben bunları mı yapmışım ?! " sözüyle başlayan ve sonu genelde küfürle biten,olayın üzerinden kişinin yaşına göre bir müddet zaman geçtikten sonra yapılan hareketin aslında kişinin şu anki mantıksal hareket etme çerçevesinin bir hayli dışında olduğunun farkındalığına varıldığında yaşanan durumdur. O an kendinden utanır insan. Bazen çocukluğunda yaptığı bir saç modeli,bazen o zamanki sevgilisine söylediği sözler,bazen de o zaman yazdığı yazılar vs... Bir çok şey sebep olabilir bu utanca. Bazen-belki çoğu zaman-insan güler geçer bu duruma.
Çocukluğu aştıktan ve hararetli ergenlik dönemini atlattıktan sonra,kafada kişilik oluşma sorusu belirecektir. Acaba artık,bugün yaptıklarımdan yarın utanç duyacak mıyım diye düşünecektir kişi. Çünkü artık bu basit bir saç modeli ya da saçma sapan bir şarkı zevkinden fazlasıdır. Çocukluğa ait bütün masum hataların yerine,yeri gelecek sosyal statünü ve buna bağlı olarak psikolojik durumunu etkileyecek hareketler söz konusudur. İnsan -bazen kendim- acaba yarın bundan utanç duyacak mıyım kaygısıyla eylemlerini kısıtlayacaktır.Yaşadığı zamana kadar çok seri bir şekilde düşünceleri değiştiği için,kişiliğinin sağlamlığını sorgulayacaktır insan.
Birey,kişilik oluşumunun ne durumda olduğunu ya da tamamlanıp tamamlanmadığını,hatta bu oluşumun bir sonu olup olmadığını bilemeyecektir. "Yedinde neysen,yetmişinde de osun" sözü ise karşıt bir argüman olarak bu konuya yüzeysel bir açıklama getirir. Bu kişilikten ziyade ruhsal yapıyla alakaldır. Bir insan küçükken müziği seviyorsa,yetişkin ya da yaşlıyken da aynı şekilde müziği sevebilir. Ancak bahsedilen spesifik eylemlerse kişilik burada devreye girer.
Günlük hayatta kazanılan tecrübeler,zaman geçtikçe kişinin fikirlerinin daha az değişken bir hale geldiğini haber verebilir insana. Bu noktada insan kendine eylemlerinde daha çok güvenecektir. Kendi kendiyle çatışıp bir yol bulmaya çalışacaktır. Fikirler saçma bir şekilde değişmeyi bırakıp bir yıl önce savunduğunu hala savunuyorsa, ya da kişi bir konu hakkında geçen sene bir şey öğrenip,bu sene de o konu hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışıyorsa,geçen yıl söylediğiniz sözler eksik de olsa hala mantıklı geliyorsa;bu bile güzel bir haberdir insan için. Bu ileride 1 değil 10 yıl olacaktır belki de. Bu uzun bir süreçtir. İnternetten kişilik indiremeyiz ya da olanı güncelleyemeyiz. Ancak ve ancak zamanla ve tecrübeyle daha tutarlı bir insan olabiliriz.
Geçen ay,geçen hafta,ya da geçen yıl bize daha az tutarsız geliyorsa,ve bize daha az utanç malzemesi bırakıyorsa,cesaretlenmemek aptallık olur.
Çocukluğu aştıktan ve hararetli ergenlik dönemini atlattıktan sonra,kafada kişilik oluşma sorusu belirecektir. Acaba artık,bugün yaptıklarımdan yarın utanç duyacak mıyım diye düşünecektir kişi. Çünkü artık bu basit bir saç modeli ya da saçma sapan bir şarkı zevkinden fazlasıdır. Çocukluğa ait bütün masum hataların yerine,yeri gelecek sosyal statünü ve buna bağlı olarak psikolojik durumunu etkileyecek hareketler söz konusudur. İnsan -bazen kendim- acaba yarın bundan utanç duyacak mıyım kaygısıyla eylemlerini kısıtlayacaktır.Yaşadığı zamana kadar çok seri bir şekilde düşünceleri değiştiği için,kişiliğinin sağlamlığını sorgulayacaktır insan.
Birey,kişilik oluşumunun ne durumda olduğunu ya da tamamlanıp tamamlanmadığını,hatta bu oluşumun bir sonu olup olmadığını bilemeyecektir. "Yedinde neysen,yetmişinde de osun" sözü ise karşıt bir argüman olarak bu konuya yüzeysel bir açıklama getirir. Bu kişilikten ziyade ruhsal yapıyla alakaldır. Bir insan küçükken müziği seviyorsa,yetişkin ya da yaşlıyken da aynı şekilde müziği sevebilir. Ancak bahsedilen spesifik eylemlerse kişilik burada devreye girer.
Günlük hayatta kazanılan tecrübeler,zaman geçtikçe kişinin fikirlerinin daha az değişken bir hale geldiğini haber verebilir insana. Bu noktada insan kendine eylemlerinde daha çok güvenecektir. Kendi kendiyle çatışıp bir yol bulmaya çalışacaktır. Fikirler saçma bir şekilde değişmeyi bırakıp bir yıl önce savunduğunu hala savunuyorsa, ya da kişi bir konu hakkında geçen sene bir şey öğrenip,bu sene de o konu hakkında daha ayrıntılı bilgi sahibi olmaya çalışıyorsa,geçen yıl söylediğiniz sözler eksik de olsa hala mantıklı geliyorsa;bu bile güzel bir haberdir insan için. Bu ileride 1 değil 10 yıl olacaktır belki de. Bu uzun bir süreçtir. İnternetten kişilik indiremeyiz ya da olanı güncelleyemeyiz. Ancak ve ancak zamanla ve tecrübeyle daha tutarlı bir insan olabiliriz.
Geçen ay,geçen hafta,ya da geçen yıl bize daha az tutarsız geliyorsa,ve bize daha az utanç malzemesi bırakıyorsa,cesaretlenmemek aptallık olur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)