11 Eylül 2024 Çarşamba

Düşünceler: 3

Çok fazla şeyi, çok farklı duyguları ve pek benzersiz inanışları bir arada kabullenebiliyor olmak bence insanı ilginç kılan şeylerden hatrı sayılır derecede önemli olanları. 


Acziyeti kabul edenin,  babayı kahraman olarak görebilmesi mesela çok şiirsel değil mi?  


Ben bir insanım, şu anda uç yırtıcı olarak besin zincirinde üst sıralardayım; ama panik atak geçirirken örneğin, bana ağlamazsınız bile, gülersiniz ancak; olmayan tehlikelerden kaçmak zorunda kalan bir zavallıyım çünkü o zamanlarda. 

Bilincim ve başka diğer tüm silahlarım aleyhime dönüyor ya işte o zamanlarda, kendi aldığım nefesi bile kontrol edemiyorum ya hani; neye yarar ki o halde başka tüm yakışıklı sözler, rafine zevkler ya da ayırt edici üstün meziyetler; kafası karışmış bir hayvandan fazlası değilim o an, yardımsız acziyete yıllar önceden razı olan.


Fazla kibirliyim ama ben, on dakikalık işi beş dakikada yapınca bile hormonlarım beni deli gibi şımartıyor, hayatta kalmak için sırtlan öldüren atalarımın ödül  mekanizmaları beni hep yanıltıyor aslında kötü niyetli olmasalar da. Ama, içinde bulunduğum ortam bir anlık haksız şımartılmayı bile cezalandırıyor.  Dışarıda hüküm süren düzene uyduramıyorum bazen bu kuralları, onların üstünde hükmüm yok işte her zaman; ama varmış gibi bir ön kabul, tek başarı kriterim oluyor bazen. 


İnsanın kendisini suçlamasını ödüllendiriyor hatta bu sistem çoğunlukla, öylesine sinsi ve kurnaz. Yanıldığımda, hatayı yaptığım yerden bağımsız olarak bana nereye bakmam gerektiğini söylüyor; bu yüzden doğruların içinde ne kadar yanlış aradığımı, ve yanlışların içindeki doğruları ne denli gözden kaçırdığımı gerektiği gibi somutlaştırabilecek olsaydım eğer, sırf bunun için bile sayfalarca ağıtlar yakabilirdik inanın. İşte burada vuruyor bizi bu aşağılık oyun; her an kaybettiğimiz vakitleri bize hatırlatmakla kalmıyor; en verimli vakitlerimizi bile bize kayıp olarak sunuyor; bizi çaba harcamaktan uzak tutmaya çalışıyor işte böyle. Çok sinsi, çok acımasız, ve çok akıllı bir oyun bu. Öyle bir oyun ki ağına düşen en zekimizi bile suçlayamıyoruz. Onu ancak teselli ediyoruz, ve böyle gidiyor işte.

 

Ama farklı yönden bakmak elimizde; baktığımız şey de, bakış şeklimiz de bize bağlı çünkü en nihayetinde. En ufak şeye dair bile kaybettiğimiz zamanın bize eksiklik olarak hatırlatıldığı bu adaletsiz oyunda, baktığımız ve gördüğümüz her şeyin bir araç ve amaç olabileceğini anlayabilirsek; anı; bize ana düşman etmeye çalışan bu oyuna karşı bir silaha dönüştürebilirsek, kendi kurallarmıza göre daha adil bir oyun sistemi geliştirebiliriz. 


Mükemmele yaklaşmak isterken; tüm benliğimizle kendimizi, kendi isteğimizle savunmasız bıraktığımız bu oyunda; bize doğrultulan tüm silahları bu şekilde lehimize çevirebiliriz. Dış dünyadan bize diretilen başarısızlıklardan sıyrılma ya da huzura ulaşma hedefine; başarı, iyi , kötü , yeterlilik,  yetersizlik ya da tatminkarlık gibi kavramları yeniden, kendimize göre tanımlayarak ulaşabiliriz. 


İlk başta düşününce hikaye anlatıcılığından fazlası olamayacak gibi görünse de, bu olguları da en baştan, biricik olarak, kendi tecrübelerimize ve yorumlayışımıza göre tanımlayabiliriz. Zaten bu ihtimalin uzayında; yarattığımız gerçeklik,  onu tanımlayan ölçütlerle aynı anda, yalnız ve bize uygun tek özel gerçeklik olarak sonuç doğurmaya başlayacaktır. En azından bu halde, pratik fayda adına bir an soluklanabilir, ve yarının varoluşsal krizlerine kadar biraz enerji toplayabiliriz.


Farkına vardınız mı; yarının silahları bugünün mesaisinin doğal sonuçları olmaya başlamış bile…

22 Aralık 2023 Cuma

Düşünceler: 2

Her şeyi yok etmek nihilizmdir belki.


Ama var edebilmek için yok etmek zorunda olmak bambaşkadır. 


Bir anka kuşudur o; daha güzeli değil de aynısını tekrar yaratmak için yok eder. Salt yok etmek ve inşa etme ihtyacının yokluğu nihilist ise; var etmenin ön şartı olarak yok etmek de bir o kadar karşıdır buna. 


Bu yüzden yokluk ve devrim çok yakın şeylerdir bence. Birisi varlığı anlamdan soyutlamaya çalışır, diğeri ise var olanın yanlışlığından yakınır. İkisi de samimi değildir aslında, biri değiştirmek ister var olanı; diğeri reddetmekle yetinir. İkisi de samimi değildir aslında; kaçış yollarıdır bunlar. Ne devrim gerçektir, ne de yokluk gerçek olabilecek kadar “var”dır. Yanlış olan ve var olmadığı iddia edilen şeyler de yalnızca olgunlaşmamış fantezilerdir. Saçmadır her ikisi de. İğrenilmesi gereken şeylerdir bunlar hatta. Birisi doğanın gerçekliği, diğeri ise var oluş şekli ile dertlidir. En nihayetinde ikisi de şımarıktır; olmak istemeyeni oldurmak için acınası şekilde çabalarlar yalnızca. 


Peki ne zaman bitecek bu var olmak ile var olma olgusunun ön kabul olarak boş bıraktığı uzayı dolduracak olanın savaşı? Ya da her hangi bir şey gelecek mi, bir kurban gibi sunulacak mı nihilist öğretilere değersiz gerçekler? Değersiz olanlar sıyrılacak mı yoksa samimiyetsiz yargılardan ve katılacaklar mı bize; kabul edecek miyiz onları, tezimize katkı sağlamasalar da?


Ben bilmiyorum ki, soruyorum o yüzden size; siz her kimseniz; musallat olmuşlar arasından benliğime!

12 Aralık 2023 Salı

Düşünceler: 1

Kendimi bu aralar daha çok hissediyorum. Üstüne bir de, kendini eskiye göre daha çok hisseden insanlarla karşılaşıp duruyorum. Tecrübe, gerçeklikten rüyaya meyleder gibi oluyor bazen; akışına bırakıyorum. 

Değişim sancısını en içten şekilde kabul ediyorum önce, sonra düşünüyorum. Eğer o an yeterince azimliysem; önce külfet gibi görünen şey, bir öğretmen oluveriyor. Tüm acıların ve zorlukların asıl rolü sunuluyor sanki gözlerimin önüne, fakat görmem gereken zamandan önce. İşte o an şöyle oluyor bakın; kişisel gelişim için gerekli ve yararlı olan o “farkındalık” meziyeti; o an yutabileceğinizden büyük bir lokma sokmaya çalışıyor sanki ağzınıza. Hazineye ulaşmanın tatminini ve o hazine sandığının ağırlığını aynı anda, neredeyse aynı şiddette yaşıyorsunuz. Önünüze dökülen o bilgi yığınına söylenmek isterken, nankör değil çalışkan olmanız gerektiği geliyor aklınıza. Aklınıza uyuyorsunuz. İşte o zaman algılarınız açılıyor; biliş seviyeniz yükseliyor ve en nihayetinde de, daha yakın oluyorsunuz kendinize, ve parçası olduğunuz pratik evrene; doğaya.

Şimdinin şekil vermiş olduğu 35’lik Kaan anlatmaya çalışıyor gibi bana bir şeyler bazen; zorluyorum kendimi ben de o vakit, anlamak için. 

Bazen anlıyorum gerçi, çünkü zamanla kavradım heves ile adanmanın farkını. 35’lik Kaan hatta, şöyle bir şey demişti bir ara bana, tavırsızca: “ Emek sahibi olmayan, sevgi sahibi olmayı kaldıramaz. Emek seni inşa eder, inşa olamazsan da; giyinip kuşanamaz ve süslenemezsin.”

Herhangi bir şeye, herhangi bir nedenden dolayı, devamlı ve tutarlı bir şekilde emek veremeyen insan; gerçek anlamda bir sevgiyi hak etmiyordu anladığım kadarıyla, 35’lik Kaan’a göre. Çünkü o zaman, insanın kendini hissetme şansı azalıyordu. Şöyle diyordu az yüksek bir sesle bazen: “Kendini tanımak istiyorsan, kendinle uğraşıp, seni biraz rahatsız etmek zorundasın.”

Emeğe, emek vermeye çok önem veriyordu, onu hatırlıyorum işte. Bir de, tutarlı olmak doğanın buyruğudur demişti bana önceleri. Devam etmişti sonra: “ Buna ister doğa, ister tanrı, istersen de evren de; hatta bunu hikayelerle somutlaştır işini kolaylaştırcaksa. Bazen, hatta çoğu zaman, pek çaresiz zamanlarında bel bağladığın, inanıp dua ettiğin şeyin bir varlık değil; bir konum olduğunu unutma. O konuma gelen bazen tanrı, bazen evren, bazen felsefedir. Sıfatlara takılma! Öze odaklan!”

Emek vermeye hazır, prensip sahibi ve tutarlı bir insansanız ancak, gerçek anlamda iyi ve değer görmeye layık olabilirmişsiniz bizim 35’liğe göre anlayacağınız.

Bilmiyorum, kendime öncelerden farklı bir pencereden bakabiliyorum artık sanki. Okuyorum. Bırakıyorum. Deniyorum. Sanırım ben de çoğu zaman cevap vermek için değil, alabilmek için yazıyorum.

27 Haziran 2021 Pazar

Varlık, Kıyas Ve Tanrı

Felsefe ile özel olarak hiç haşır neşir olmadım. Çok sayıda felsefe kitabı okuyup da kompleks karşılaştırmalar yapıp yeni çıkarımlar üreten, en azından bunu sistematik olarak yapmış bir insan da değilim. Gerçi lisede sınıf arkadaşlarım felsefe dersinde yaptığım yorumlara bayılırlardı. Felsefe alanında tek sözde başarım buydu sanırım. Ama felsefenin doğası gereği düşünmek var olmaktır, var olmak da felsefenin hem sebebi hem de sonucudur bana göre. O yüzden var olan her bilinç gibi benim de bazı çıkarımlar yapmaya ve paylaşmaya hakkım olduğunu düşünüyorum.


Aklımdaki soru şu; güzellik tekillikte var olabilir mi? 


Başlı başına var olmak, akıl almaz bir olgudur. Bu olgunun varlığıyla ancak diğer şeyler "şey" olabilir, anlam kazanabilir zaten. Bunu tam olarak ne demek onu açıklamaya çalışacağım. Ancak aynı zamanda, her şeyin başı olan "var olmak" , başlı başına ele alındığında hiç bir soruyu cevaplayamaz. En genel anlamda düşünürsek, var olmak olgusunun en büyük işlevi; bir şeyi açıklamak değil; açıklanamayan potansiyel gerçeklerin neler olabileceğini öngörmektir bana sorarsanız. Büyük patlamanın ilk anında evren vardı, ama o ilk anda sadece bir noktaydı. Milyarlarca yılın sonunda da evrenin boyutlarını hayal etmek de çok güç diyebiliriz sanırım. Ama akıl almaz büyüklükte olduğunu düşündüğümüz evren, o ilk andaki nokta büyüklüğündeki evrenden "daha çok vardı" gibi bir şey söyleyemeyiz değil mi? İkisi de o an, kendilerine çizilen yol kadar "var olmak" eylemini gerçekleştiriyordu. Aradaki tek fark; varlıkla beraber oluşan zaman; bir anda çok fazla açıklanamayan potansiyel gerçekler öngörmüştü. Var olmak, beraberinde zorunlu olarak zamanı, zaman da potansiyel "şeyleri" öngördü, doğurdu. Şimdi evrenin ne ya da neden olduğu konusuna girmiyorum; çünkü o çok ama çok başka bir konu. Asıl anlatmak istediğim şey şu ki; varlığın doğum şartı tekilliktir; ancak tanımlanıp anlam kazanmak için çoğulluğa çaresizce ihtiyaç duyar. Bir efendinin; efendi olduğunun anlaşılması için en azından bir köleye ihtiyaç duyması gibi. Hatta bazen, kölenin kendisinin köle; efendinin de efendi olduğunu bilmeleri yetmez, dışarıdan üçüncü bir kişinin bunu anlayıp meşrulaştırması da gerekir. Öğretmen, öğrenciyi övdüğü anda; öğrencinin ilk hissettiği  şey gurur ya da sevinç değil; aynı şeyi ailesinin de duymasına hissettiği ihtiyaçtır çoğu zaman, yani gerçekliğin tanımlı ve geçerli olmasının yanında, başka bir bilincin bunu onaylamasını ister. 


Burada ikinci adım olarak, varlığın çoğulluğunu da, bir yerde benzerler arası çoğulluğa indirgememiz gerek diye düşünüyorum. Dar anlamda bakarsak, 3 rakamı ile bir elmayı kısayladığımızda; iyi ve kötünün ya da güzel ve çirkinin ne olduğu tahlilini pratik işlevsellik bakımından sağlıklı bir şekilde yapamayız. Teoride, soyut çıkarımlar yapmak adına belki 5 ya da 3 rakamlarından hangisinin daha "güzel" olduğunu bile tartışabiliriz belki; hatta felsefenin ya da düşünmenin bir sınırı olmadığı için elma ile 3 rakamını herhangi bir anlamda kıyaslayan birini de yadırgamaya hakkımız da yok aslında. Ancak, pratikte bir düşünce ya da çıkarım elde etmek istiyorsak bize fikir verecek olguları o çerçevede sınırlamamız gerekir bazen. Çünkü felsefe ve düşünce sonsuzdur , fizikte iki elektronun aynı anda aynı yeri kaplayamayacağı gibi; farklı olguların sistematiği aynı yere yazılamaz, daha doğrusu bence yazılmamalıdır. 


Soruma dönersek; güzellik tekillikte var olabilir mi demiştim. Yani tek bir "şey" varsa, tek gerçek oysa, ya da az önce dediğim gibi o şeyin bir benzeri olmadığı için onunla kıyaslanıp somut kaygılar güden çıkarımlar yapılamıyorsa; o şey gerçekten bi anlam ifade eder mi?


Tüm evrenin boş bir odadan ibaret olduğunu düşünürsek ve odada sizin kıstaslarınıza göre çok güzel bir vazo, heykel, portre ya da herhangi bir şey varsa; bu şey de o evrendeki tek nesne ise, o nesne o evrende güzel, çirkin, büyük, küçük, iyi veya kötü olabilir mi? Hayır, sadece "var" olabilir. O evrenin içinde maddesel olarak hangi formda olduğu fark etmeksizin yer kaplayan bir şeydir o sadece. Hatta o nesnenin evrenin içinde yer kaplayan bir "şey" mi, yoksa evrenin varlığdan dolayı zorunlu olarak var olan, evrenin ta kendisinden bir parça mı olduğu da tartışılabilir. Bu gibi konularda panteizm ve panenteizm (tasavvufta vahdet-i vücud ve vahdet-i şühud kavramları bunlara karşılık gelir) görüşlerinin bir sürü açıklaması olduğunu biliyoruz. Ancak benim derdim evrenin ne olduğu değil, evrende karşımıza çıkabilecek şeyleri tanımlama referansları. O odadaki vazo evrenin ta kendisi, ya da evrenin içinde var olmuş veya var edilmiş bir şey olabilir, bu benim umrumda değil. Benim derdim, bir şekilde varlığını kabul ettiğim vazonun aslında tam olarak ne olduğu. Çünkü hayatmızda varlıkların kaynaklarını değil, benzerlerine göre konumlarını düşünüp değerlendiriyoruz; duygularımızı ve düşüncelerimizi da bilinçli ya da bilinçsiz olarak buna göre şekillendiriyoruz. İşte bu da, gerçekliği bilinci ile sınırlı olan insan için hayatın kendisi oluyor bir yerde, ve aslında bu hususta önemli tek bir gerçek olduğunu gösteriyor bu: Varlıklara ancak yanlarındakilerin de varlığıyla anlam atfedebiliriz; bu da hayata dair her şeyi etkileyen, sürekli devam eden bir sürece kaçınılmaz olarak dönüşür; bu sürecin içinde olmak; bilinci tanımlar, bilinçli olmak olgusunu açıklar. Bilinç ise benzerleri ile var olan şeylerin her türlü mahiyetinin; insan ya da bir canlı tarafından algılanıp değerlendirilmesidir. 


Burada kendiliğinden başka bir soruya da cevap verebiliyoruz. Eğer her şeyin üstünde bir yaratıcı varsa, tanımının gerektirdiği üzere onunla kıyaslanacak bir benzeri yoktur. Bu yüzden tanrı iyi midir, kötü müdür, adil midir gibi sorular da aslında "3 rakamı karpuzdan üstün müdür" sorusu kadar anlamsızdır. Eğer tanrı varsa ne iyidir ne kötüdür, sadece "var" dır. Buna göre;  zorunlu olarak insan bilinci sınırları içinde kalmış, tanrıyı tanımlama kaygısı ile sorulan hiç bir soru pratikte anlam ifade etmez, haliyle bu sorulara verilen cevaplar da ancak keyfi birer fikir niteliğinde olabilir. 


İyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik gibi kavramlar ancak benzerlerinin varlığıyla anlam bularak hayat dediğimiz şeyin bir parçası olur. Varlığı kabul edildiği taktirde, doğası gereği benzeri olmayan tanrı ise ancak "var" olabilir. Onun niteliklerini tanımlamaya bana göre ihtihaç da yoktur.. Tanrının var olduğu ya da olmadığı gerçeği, ve bunun her türlü sonucu ise; en azından hayattayken belki de asla öğrenemeyeceğimiz tek şeydir. 

21 Ocak 2021 Perşembe

Çevreleyen Yaşam Teorisi

 Hataları kabul etmemek sanırım insanın doğasında var, olası bir hatalar silsilesinin oluşturduğu kötü durumlardan kurtulup kurtulamamayı etkileyen bazı faktörler olduğu gibi. Bazı insanlar hatalarını da tek başına yapar, kurtulmaya karar verip vermemek de sadece onların insiyatifindedir, ve en sonunda ya kurtulurlar; ya da kurtulamazlar. Sonuçları tek başına ele aldığımız zaman çok basit görünmeleri, oraya kadar gelen süreci gerektiği gibi irdelememizi de zorlaştırır. Her kararı tek başına verip, hataları ve kurtuluşları da tek başına yaşayan insanları düşünün çevrenizdeki. Bunu gerçek anlamda yaptığınızda, gerçekten "'çevrenizdeki" insanları gerçek anlamda böyle düşünmenin samimi olmadığını anlayabilirsiniz. Çünkü bir insan çevrenizde ise, gerçek anlamda bu dediklerimi tek başına yapmamıştır. Burada şöyle bir yanlış anlaşılmaya düşmemek gerekiyor; en yakınındaki, hatta ailesindeki insanlarla bile fiziken yanyana olup hiç bir şey paylaşamayıp yardım almayan ya da alamayan insanların varlığı; çevrenizde gördüğünüz o insanın gerçek anlamda tek başına olduğunu kesin olarak bilmemiz için bir kanıt değil. Bahsettiğin kişiler tercihen kimseden yardım almayan, içine kapanan ve kendi dünyalarında kaybolan insanlar değil; böyle bir tercihe bile sahip olmayan insanlar. Yaradılışı gereği topluluk halinde yaşayan insan gerektiği zaman dışarıdan çeşitli yardımlar alan, bunu tümüyle reddeden için bile en azından böyle bir şansı olan,  bir de asla buna sahip olamayıp ideal yalnızlığı yaşayanlar olarak ayrılıyor bir şekilde. Ve son bahsettiğim kişiler de çok büyük kısmımızın algıları dışında varlıklarını sürdürüyorlar bir yerlerde. Evinde öldükten ancak 3 yıl sonra cesedinin kokusu yüzünden fark edilen ve bu süre içinde kimsenin merak etmediği Joyce Vincent adlı kadın işte gerçek yalnız dediğim insanlardan mesela. Çevresinde insanlar olup da kendini türlü nedenlerden dolayı tamamen içine kapanan birini hayatına dair elle tutulur şeyler bilmeden suçlayıp yargılayamayacağımız, insanların yalnızlığını yarıştıramayacağımız bir gerçek olsa da belli bir noktadan sonra gerçek yalnızlığı da bir kaç temel üzerinden somutlaştırmakta bir yanlış görmüyorum. Burada da "çevreleyen yaşam teorisi" (the surrounding living) adını verdiğim teorime geliyoruz. Atalarımızın çok eskinden dediği "dost insanın aynasıdır" sözü; bu düşünceme nispeten yüzeysel ama ona başlangıç noktası olabilecek nitelikte o yüzden.


Gerçekten yalnız olan ya da olmayan insan ayrımından söz etmeye çalışmamın sebebi de teorimi bu ayrıma temellendirmem. Fiziken yalnız olmayan bir insan, seçiminden bağımsız olarak her türlü hastalık, travma gibi olaylardan dolayı bir şekilde yalnız olabilir. Örneğin yaşadığı bir olay yüzünden dış dünya ile iletişimini tamamen isteği ve seçimi dışında koparmış bir insanı ele alırsak; bu insanın ailesinin de yanında olup ona her türlü yardımı yapmaya çalıştığını düşünsek bile; bu o insanın gerçekliği için somut bir etki yapmayacak ve bu insan kendinden bağımsız olarak yaşadığı bir durumdan dolayı hayatını olması gerekenden çok farklı sürdürmek zorunda kalacak. Bu da hemen hemen her teoride olan istisnalar kısmını oluşturan bir durum benim teorim için. 


İnsanın doğumundan beri önce ailesi sonra bulunduğu çeşitli çevreler ile bir şekle girdiğine herkes benim gibi hemfikir olabilir. Standart bir insanın yaşam süreci olan; doğum, büyüme, erginlik ve bu süreç içinde ailesinden tanıdığı her bir insana kadar her şeyin onu bir şekilde etkilemesi; kimsenin düşününce ilginç bulduğu şeyler değildir tabi ki; genel anlamda zaten bizi her yönden şekillendiren bu faktörlerdir. Yazıya, hataları kabul etmemenin insanın doğasında olduğunu söyleyerek başlamam ve sonrasında yalnızlık bahsine girmem de, insanın şu anki konumuna gelme yolculuğuna nasıl bakmaya çalıştığıma bir altyapı hazırlamaktı. İnsanın her türlü gerekliliği gibi, hata yapmanın da aynı şekilde kaçınılmaz bir gerçek olduğunu düşünürsek bu olguyu tüm insanlara rahatça mâl edebiliriz. Aynı şekilde hatayı fark etme ve düzeltme konusu da şekil olarak fark gösterse de öz olarak herkes için bahsedebileceğimiz bir durumdur. İlk adım olarak bunları kabul edersek, ikinci adım olarak da "gerçek anlamda yalnız olmayan insanlar"'ın; isteseler de istemeseler de onlara hataları konusunda yardım edecek birilerini bulmalarının kaçınılmaz olduğunu kabul etmektir diyebiliriz. Bu yardım samimi olmayarak söylenen bir tek söz de olabilir; derin, çok yönlü ve sürekli bir destek olma hali de olabilir. Hatalarında ona yardım edecek kişileri nitelikleriyle yanında bulmak ya da kazanmak ise; o insanın şansı ve çabasına bağlı bir olgu oluyor bu durumda. Her insanın da eşit şartlarda doğmadığını biliyoruz. Annesi doğumda ölen ve babasını asla tanımayıp sokaklara düşmüş bir çocuk ile, sevgi dolu zengin bir ailede doğan iki insanı ele alıp "çevrendekiler seni tanımlar" demek; üzerine düşünülmemiş alelade bir görüş olarak görülür, bu da aslında anormal değildir. Şimdi eğer "çevreleyen yaşam teorisi" dediğim teorime dönersek; şans faktörü ya da imkanlar ne olursa olsun, çevreleyen yaşam bunların üstünde bir gerçekliktir, çünkü adalet, şans, adil ya da zalim bir yaratıcı gibi olgulardan sıyrılmış; bir şeyin nasıl olması gerektiğini sorgulayan bir olgu değil; hali hazırda bir şekilde olmuş olanı irdeleyen bir kavramdır. Ek olarak bu düşünce, çevreleyen yaşamı insanın da belli oranda kontrol etmesine karşı değildir. Karşı olsa bile bu hiç bir gerçekliği etkileyemez, olacaklar olur; ama insanın doğası gereği yaptığı hataları şans ya da çaba ile yanında bulduğu insanların yardımıyla aşıp; kaçınılmaz olanı; kaçınılmaz olmayan ile etkilemesi, her halükarda insanı yansıtan şey olacaktır. 


Soyut şekilde hatalardan konuşmak da bunun somut etkilerini düşünmemizi zorlaştırabilir. İnsan hata yapmaya mahkum bir varlıksa, iyi olması da çevresinden alacağı desteğe bağlıdır. Bu da iç doğaya karşı gelip hatayı kabul etmekle başlar. Tüm hata bende derken bile akla düşen en ufak karşı düşünce de; bize yardım edenin bize ulaşmasını zorlaştırır. Hatanızda size yardım eden iyi ise, önceki hatalarında iyi olan başkasının ona yardım etmesini kabul ettiğindendir. İnsandan insana geçmiş ve onları çevreleyen yaşamdan doğmuş bu yardımlar da en son size ulaşmış demektir. Hata olduğunu kabul ettikleriniz ve doğrultusunda çevrenizden size uzanan ellerin bir benzerini de siz başkası için uzatırsınız. Çünkü kimse kahraman olmak zorunda değildir, ama siz kabul etseniz de etmeseniz de; hatta farkında olsanız da olmasanız da, herkes gibi bir kurtarıcıya ihtiyaç duyarsınız. Kurtarıcı bu vasfının farkında olmak zorunda da değildir. 


Sizi çevreleyen yaşam kaçınılmaz olarak sizi tanımlar, bunun da ana noktası en temel içgüdü kadar temel olan hata yapmak, ve ona dair yardımı alabilmektir. Sağlıklı, güzel bir sonuç için; bu böyle olmalıdır,

1 Nisan 2020 Çarşamba

Akşam Üzeri 6.30

Hızlanan yağmura aldırış etmeyecek bir durumdaydım sanki, daha doğrusu kendime söylediğim şey buydu. Bazı şeylerden kaçmanın bir yolunu başka bazı şeyleri göz ardı etmekte bulduğumu düşündüm. Az önce gördüğüm o yaşlı kadını sanki yıllar önce görmüş gibi hissettiğimi fark ettim. Ya gerçekten öyleydi, ya da ben gerçeklik algımı kaybediyordum. Aynı anda hem sonuna kadar canlı, hem de ölmüş biri kadar pes etmiş hissediyordum. Yürümeye devam ettim. 5 dakika önce kendime dair her şeyden eminken, şimdi nasıl tam tersini hissedebildiğimi sordum kendime. Deliliğin özgürlüğünü böylesine cazip görmek için daha erken dedim kendi kendime. Kalabalıkların arasındaydık,hepimiz hayattaydık, ama bir parçamız, bir şekilde yaşamıyordu. Nefret ile sevginin iç içe geçtiği bir kargaşanın içindeydim sanki. Keşke bozuk param olsaydı cebimde de binebilseydim o otobüse dedim. Neden yürümek istemiştim ki? Nasıl 5 dakika önce verdiğim bi karardan böylesine pişman olabiliyordum? Ayaklarım hafiften ıslanmıştı. Yürümeye başlamıştım ama bir kere, eve kadar sabretmem gerekiyordu..

8 Mayıs 2018 Salı

Sokak Lambası ve Güneş

Uzun zamandır yazmıyorum deyip de bir şeyler yazalı 14 ay geçmiş bugün itibariyle. Belki de yazmaya olan ihtiyacım kayboldu demiştim. Bugün anlıyorum ki yazmaya olan ihtiyacım gerçekten de kaybolmuş. Sadece ihtiyaç duyduğunda yazıp sonra bu işin yüzüne bakmamak mıdır benim yaptığım, eğer böyle ise ne kadar doğrudur bu; tartışılır. "Yazmayı seviyorum  ya, kendimi anlatmam gereken konular oluyor hep." demiştim sevdiğim birine bir konuşma sırasında. Peki gerçekten oluyor mu? Yoksa ihtiyacım olduğu bazı zamanlarda, uzun zamandır yüzüne bakmadığım yazma eyleminin nankör ve vefasız bir arkadaş gibi kapısını mı çalıyorum? Bilmiyorum ama, sanırım son söylediğim daha mantıklı geliyor kulağa.


Son yazdığımdan beri çok şey değişti hayatımda. Belki ben de değiştim. Ya da şu an çok şey değişti diyerek gerçek değişimden nasibini almış hayatlara ve insanlara saygısızlık ediyorum. Bilmiyorum. Bilmediğim bu kadar şey olmasa neden yazayım hem. Yazmak eylemi bildiğin bir konu üzerinedir genellikle, diğer türlüsü saçma olur. Ama ben bilmediğim şeylerin farkına varabilmek için yazıyorum. Kendimde ve dışarıda daha fazla tanımam gereken şeyler olduğu, ve bu şeylerin yazma yoluyla kendimi bir nebze daha iyi tanıdığım takdirde bana daha anlaşılır olacağı düşüncesiyle yazıyorum. Tuhaftır ki, halen içimde tam anlamlandıramadığım anlaşılma isteği de var. Hiç gitmedi bu. Sonuç olarak yazıyorum işte.



İnsanlar kendilerine acır. Bazı olaylar ve durumlar karşısındaki bu kendine acıma duygusu, kendilerini haklı çıkarmalarına, en azından bir nebze vicdani rahatlamaya dönüşür. Ben de çok yaptım bunu. Belki de sadece ben yaptım nereden bileyim. Uyduruyorumdur belki de kalabalığa karışmak için. Her neyse. Öyle yaptım ben de bir çok olayda. Kendime acıdım ve bulunduğum durumdan kaçış için kolay yolu seçtim. Üzerime düşenleri yapmasam ya da yeterince yapamasam da kendime acıdığım için içim bir nebze daha rahat oldu. Ama bu kendine acıma olayını yapmıyorum uzun bir süredir. Uzun dediysem 5 6 yıl filan değil 4 5 aydır. Zaten yaşım da 20 bu hayatta çok bir bok gördüğümü de söyleyemem. Kendime yerli yersiz acıma huyumdan vazgeçtikten sonra, yaşadığım her zorluğu geçmem gereken bir basamak gibi gördüm. Hepsi, kendime ulaşmamı sağlayan bir merdivendi. Çıkmaktan başka çarem olmayan bir merdiven. Bunun yanında karşılaştığım her türlü olayda, bazen kendimi bile tanıyamadığım zamanlar oldu. Her insanın olmuştur. Çıktığın onca basamak, kat ettiğin onca zorluk boşuna mıydı diye sorduran davranışlar, kendinizce kurduğunuz küçük hikayenin, içinde yaşadığınız dünyadaki hesaplarla örtüşmediği zamanlarda ortaya çıkan sorular ve cevaplar, ben kimim ve burada ne bok yiyorum tarzında küçük bir münakaşaya itiyor sizi; ve orada başlıyor kazandıklarınız ve kaybettikleriniz saf bir gerçeklik olarak yüzünüze çarpmaya. Yaptığınız ve size değerli, onurlu, fedakar, içten gelen; gerçekten de öyle olduğunu düşündüğünüz davranışlar kuzey ve güney gibi iki kutup oluşturuyor kendimi tanıyamadım dediğiniz davranışlarla; ve birbirlerini çekerek bir anda parçalıyorlar ayakta tutmaya çalıştığınız ve her dönüşünde umutlandığınız dünyanın çekirdeğini. Dışarıdan bakan biri dünyanızın çekirdeğini görmüyor ve anlamıyor bu yüzden. Siz de boku yemiş oluyorsunuz kısacası. Öyle ki başkalarına anlatıp bu derde çare aramak bile gereksiz geliyor. Çünkü biliyorsunuz ki, size dışarıdan bakan kimse, ne kadar yakından bakarsa baksın asla sizin gözünüzden göremeyecek dünyayı. Ve gözleriniz kapanırken boşver diyorsunuz; kimse sizin gözünden bakmak zorunda da değil zaten. Üzgünken yüzünüzden bin parça değil tek bir parça bile düşemeyecek kadar yorgun oluyorsunuz. Dert varsa ilacı yine bende deyip içinize bakıyorsunuz. Ben de yazarak bakıyorum.


Hayatınızda asla üzmemeniz gereken insanlar vardır. Olmalı da. En başta ailenizdir bu, sonra da aile kadar yakınlarınız. Size aileniz kadar yakın olacak insanları seçerken de onlara vereceğiniz değeri en cimri şekilde dağıtmanız gerekir. Gerçekten değer verdiğiniz insanların sayısı ne kadar az olursa, o kadar az üzülürsünüz. Bu da böyle garip bir şey işte; gerçek sevgiye muhtaç varlıklar iken, muhtaç olduğumuz şey tarafından vuruluruz, zayıf düşeriz en çok. Gerçekten değer verdiğiniz bu az sayıda insan uğruna yaptığınız hiç bir şey zor gelmez size, geliyorsa zaten yeteri kadar değer vermiyorsunuzdur. Ve en kötü ihtimal olarak, böyle biri uğruna yaptığınız fedakarlıklar günün birinde unutulsa bile, siz hali hazırda kendinizden bir şeyler verebildiğiniz için, bu fedakarlıklar asla boşa gitmemiş olacaktır.


Kazandıklarınız ve kaybettikleriniz yüzünüze çarpmaya başlıyor demiştim. Ne yaparsanız yapın onu iyi ya da kötü sahiplenmek zorundasınız. Hatalar, yapılmaması gereken şeyler, güzel şeyler, fedakarlıklar; hepsi sizin bir parçanız oluyor yaşadığınız süre boyunca. Bir zamanlar sahip olduğunuz güzel şeyleri kaybedebilirsiniz ya da hiç sahip olmadığınız güzel şeyler bulabilirsiniz. Ne olursa olsun siz sadece elinizde kalanlardan ibaretsiniz. Yorgun ve alçak gönüllü, her şeye rağmen umutla, güzel tek şeyin bile daha fazlasına işaret olduğuna inanarak, açlıkla, hevesle ve küçük bir anadolu şehrinde sabahın erken saatleri kadar sakin bir şekilde beklemelisiniz bazen. Başarılı bir yazar tarafından uğraş içinde bir bekleyişin timsali olarak kaliteli bir romanda tasvir edilene kadar beklemelisiniz belki de,o sabırla ve ruhla. Yaptığınız her güzel şeyin güzel bir sonucu olmayacak her zaman; ama siz  güzel bir şey yapmış olacaksınız. Kötü şeyler de yapmış olsanız önceden, hala var olan o gerçek benliğinize utangaç bir hediye vermiş olacaksınız. Ve en iyisini umut edeceksiniz. Kötü ya da iyi bir insan olun, kendiniz ve başkaları tarafından nasıl tanımlanıyor olursanız olun, kendi dünyanızı, kendinizi hep en iyi şekilde tanıyın, tanımaya çalışın ve ona yakışan biri olun. Gerçek olmanın tek yolu bu çünkü bana göre. Gece bir sokak lambası aramak yerine; güneşi doğurmaya çalışın, en azından ben böyle yapıyorum.