11 Eylül 2024 Çarşamba

Düşünceler: 3

Çok fazla şeyi, çok farklı duyguları ve pek benzersiz inanışları bir arada kabullenebiliyor olmak bence insanı ilginç kılan şeylerden hatrı sayılır derecede önemli olanları. 


Acziyeti kabul edenin,  babayı kahraman olarak görebilmesi mesela çok şiirsel değil mi?  


Ben bir insanım, şu anda uç yırtıcı olarak besin zincirinde üst sıralardayım; ama panik atak geçirirken örneğin, bana ağlamazsınız bile, gülersiniz ancak; olmayan tehlikelerden kaçmak zorunda kalan bir zavallıyım çünkü o zamanlarda. 

Bilincim ve başka diğer tüm silahlarım aleyhime dönüyor ya işte o zamanlarda, kendi aldığım nefesi bile kontrol edemiyorum ya hani; neye yarar ki o halde başka tüm yakışıklı sözler, rafine zevkler ya da ayırt edici üstün meziyetler; kafası karışmış bir hayvandan fazlası değilim o an, yardımsız acziyete yıllar önceden razı olan.


Fazla kibirliyim ama ben, on dakikalık işi beş dakikada yapınca bile hormonlarım beni deli gibi şımartıyor, hayatta kalmak için sırtlan öldüren atalarımın ödül  mekanizmaları beni hep yanıltıyor aslında kötü niyetli olmasalar da. Ama, içinde bulunduğum ortam bir anlık haksız şımartılmayı bile cezalandırıyor.  Dışarıda hüküm süren düzene uyduramıyorum bazen bu kuralları, onların üstünde hükmüm yok işte her zaman; ama varmış gibi bir ön kabul, tek başarı kriterim oluyor bazen. 


İnsanın kendisini suçlamasını ödüllendiriyor hatta bu sistem çoğunlukla, öylesine sinsi ve kurnaz. Yanıldığımda, hatayı yaptığım yerden bağımsız olarak bana nereye bakmam gerektiğini söylüyor; bu yüzden doğruların içinde ne kadar yanlış aradığımı, ve yanlışların içindeki doğruları ne denli gözden kaçırdığımı gerektiği gibi somutlaştırabilecek olsaydım eğer, sırf bunun için bile sayfalarca ağıtlar yakabilirdik inanın. İşte burada vuruyor bizi bu aşağılık oyun; her an kaybettiğimiz vakitleri bize hatırlatmakla kalmıyor; en verimli vakitlerimizi bile bize kayıp olarak sunuyor; bizi çaba harcamaktan uzak tutmaya çalışıyor işte böyle. Çok sinsi, çok acımasız, ve çok akıllı bir oyun bu. Öyle bir oyun ki ağına düşen en zekimizi bile suçlayamıyoruz. Onu ancak teselli ediyoruz, ve böyle gidiyor işte.

 

Ama farklı yönden bakmak elimizde; baktığımız şey de, bakış şeklimiz de bize bağlı çünkü en nihayetinde. En ufak şeye dair bile kaybettiğimiz zamanın bize eksiklik olarak hatırlatıldığı bu adaletsiz oyunda, baktığımız ve gördüğümüz her şeyin bir araç ve amaç olabileceğini anlayabilirsek; anı; bize ana düşman etmeye çalışan bu oyuna karşı bir silaha dönüştürebilirsek, kendi kurallarmıza göre daha adil bir oyun sistemi geliştirebiliriz. 


Mükemmele yaklaşmak isterken; tüm benliğimizle kendimizi, kendi isteğimizle savunmasız bıraktığımız bu oyunda; bize doğrultulan tüm silahları bu şekilde lehimize çevirebiliriz. Dış dünyadan bize diretilen başarısızlıklardan sıyrılma ya da huzura ulaşma hedefine; başarı, iyi , kötü , yeterlilik,  yetersizlik ya da tatminkarlık gibi kavramları yeniden, kendimize göre tanımlayarak ulaşabiliriz. 


İlk başta düşününce hikaye anlatıcılığından fazlası olamayacak gibi görünse de, bu olguları da en baştan, biricik olarak, kendi tecrübelerimize ve yorumlayışımıza göre tanımlayabiliriz. Zaten bu ihtimalin uzayında; yarattığımız gerçeklik,  onu tanımlayan ölçütlerle aynı anda, yalnız ve bize uygun tek özel gerçeklik olarak sonuç doğurmaya başlayacaktır. En azından bu halde, pratik fayda adına bir an soluklanabilir, ve yarının varoluşsal krizlerine kadar biraz enerji toplayabiliriz.


Farkına vardınız mı; yarının silahları bugünün mesaisinin doğal sonuçları olmaya başlamış bile…