21 Ağustos 2015 Cuma

Gerçekliği Tanımlamak

İnsanoğlu,büyük bir egoyla yaşadığı evreni,tecrübe ettiği olayları salt gerçeklik olarak tanımlar. Ama "gerçek" kelimesinden kastın ne olduğu biraz irdelenirse,aslında tanımlanması hiç de kolay olmayan bir olgu çıkar karşımıza. Örneğin bir hologramı ele alalım. Bu hologram bir robotu canlandırsın. Çeşitli bilgisayar komutları ile hologram robot,değişik koordinatlara hareket edebiliyor,ses çıkarabiliyor ve bunun gibi hareketleri gerçekleştirebiliyor. Ama "hologram" olduğu için aslında o robot "gerçek değil" olarak tanımlanıyor insanlar tarafından. Ancak "gerçeklik" olgusunun rasyonel bir tanımı var mıdır? O robotun algıladıkları dijital,insanın algıladıları ise kimyasal. Yine hologram robotun gövdesi fotonlardan,insanın gövdesi ise et ve kemikten oluşuyor. Peki fotonların et ve kemikten "daha az gerçek" olduğunu söyleme hakkını bize kim veriyor? Buradan ise gerçekliğin göreceli bir kavram olma olasılığı,düşünebilen her insanın kafasını kurcalayacaktır eminim.

Rüyalarımızı ele alalım. Bazı durumlar dışında,insan neredeyse her zaman,rüyası ne kadar saçma olursa olsun rüyada olduğunu anlamaz. Çünkü uyurken,beyinde gerçeklik algısını sağlayan prefrontal kortex etkinliğini büyük oranda yitirir. Yani ekstrem durumlar hariç,insan rüyada iken yaşadıklarını gerçek sanar. Buradan yola çıkarak şu an yaşadığımız gerçekliğin,bir çeşit rüya olabileceği düşüncesini yanlışlayabilecek herhangi bir kanıtımız olmadığını kabul etmek zorundayız.

Dış dünya hakkında algılayabildiğimiz gerçeklik,dışarıdan beynimize gelen elektrik sinyallerinin beynimizce yorumlanmış,yani bir nevi bizim anlayacağımız şekilde "kodlanmış" halidir. Yani gerçeklik algımız için bu sinyalleri bir nevi kodlamalara indirgemek zorundayız. Örneğin kulaklık ile müzik dinlerken,kaynaktan ses verisi kablolar aracılığı ile aktarılır ve kulaklıkta ses verisini çözümleyen küçük işlem birimi sayesinde o veriler "ses" olarak algıladığımız gerçeklik unsuruna dönüşür. Bu ses,kulağımızda işitme bölümlerine geçer ve kulağımızda oluşan titreşim beyinde tekrar çözümlenerek "algıladığımız ses'e" dönüşür. Aslında gerçeklik olarak kabul ettiğimiz ve kulaklığın çözümlediği sesin,beynimiz tarafından tekrar çözümlenmeye ihtiyacı vardır. Bu da gerçekliğin beynimizin algısı ile sınırlandığını gösterir. Beynimizin kainattaki her şeyi algılayamayacağını biliyorsak,gerçeklik hakkında kesin sözler söylememek gerektiğini de bilmemiz gerekir.

Şimdi yaradılışı gereği göremeyen bir solucan türünü ele alalım. Bu türe mensup bir x solucanı için ışık bir gerçeklik unsuru olamaz. Bu solucana dolaylı yoldan ışığın varlığını anlatamayacağımıza göre,haliyle solucan ışığın varlığından haberdar türlerden dahi haberdar olmayacaktır. Onun için ışık,belki de evrimsel süreçte tanışabileceği ancak şuan bilmediği bir gerçekliktir.

Şimdi bu solucanı düşündüğümüz mantıkla insanı ele alalım. İnsan kainattaki en yüce tür olduğunu iddia etmiyor. Çünkü insandan daha zeki bir sürü tür olabileceği evrenin büyüklüğü vs ele alındığında gayet mümkün görünüyor. Bizim solucanımızın ışık olarak tanımladığımız gerçekliği insan için düşünürsek,insanın da aynı şekilde anlayamayacağı gerçeklikler vardır. Bizim avantajımız bunların bilincinde olmamız. Örneğin modern bilimde 4.boyut olarak "zaman" kavramını algılayabilmek için alt boyutları kullanıyoruz. Sicim teorisinin de söylediği gibi bir üst boyutu anlamak için bir alt boyuttan yardım almalıyız. Sonuç olarak algılayamadığımız gerçekliklerin olduğunu kabul edersek,şu an içinde yaşadığımız gerçeklik,başka bir üst (algılayamadığmız) gerçekliğin küçük bir parçası olabilir. Yani ışığın bizim gerçeklik dünyamızdaki yeri gibi.

Sonuç olarak,gerçekliği tanımlamak için gerçeküstü düşünmek gerekiyor. Çünkü gerçeklik bizimle sınırlı değil. Bir rüyayı da yaşıyor olabiliriz,bir bilgisayar oyununun içindeki "kodlanmış" karakterler de olabiliriz. Ama moral bozmamak gerek,çünkü okuyacak çok şey var...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder