8 Mayıs 2018 Salı

Sokak Lambası ve Güneş

Uzun zamandır yazmıyorum deyip de bir şeyler yazalı 14 ay geçmiş bugün itibariyle. Belki de yazmaya olan ihtiyacım kayboldu demiştim. Bugün anlıyorum ki yazmaya olan ihtiyacım gerçekten de kaybolmuş. Sadece ihtiyaç duyduğunda yazıp sonra bu işin yüzüne bakmamak mıdır benim yaptığım, eğer böyle ise ne kadar doğrudur bu; tartışılır. "Yazmayı seviyorum  ya, kendimi anlatmam gereken konular oluyor hep." demiştim sevdiğim birine bir konuşma sırasında. Peki gerçekten oluyor mu? Yoksa ihtiyacım olduğu bazı zamanlarda, uzun zamandır yüzüne bakmadığım yazma eyleminin nankör ve vefasız bir arkadaş gibi kapısını mı çalıyorum? Bilmiyorum ama, sanırım son söylediğim daha mantıklı geliyor kulağa.


Son yazdığımdan beri çok şey değişti hayatımda. Belki ben de değiştim. Ya da şu an çok şey değişti diyerek gerçek değişimden nasibini almış hayatlara ve insanlara saygısızlık ediyorum. Bilmiyorum. Bilmediğim bu kadar şey olmasa neden yazayım hem. Yazmak eylemi bildiğin bir konu üzerinedir genellikle, diğer türlüsü saçma olur. Ama ben bilmediğim şeylerin farkına varabilmek için yazıyorum. Kendimde ve dışarıda daha fazla tanımam gereken şeyler olduğu, ve bu şeylerin yazma yoluyla kendimi bir nebze daha iyi tanıdığım takdirde bana daha anlaşılır olacağı düşüncesiyle yazıyorum. Tuhaftır ki, halen içimde tam anlamlandıramadığım anlaşılma isteği de var. Hiç gitmedi bu. Sonuç olarak yazıyorum işte.



İnsanlar kendilerine acır. Bazı olaylar ve durumlar karşısındaki bu kendine acıma duygusu, kendilerini haklı çıkarmalarına, en azından bir nebze vicdani rahatlamaya dönüşür. Ben de çok yaptım bunu. Belki de sadece ben yaptım nereden bileyim. Uyduruyorumdur belki de kalabalığa karışmak için. Her neyse. Öyle yaptım ben de bir çok olayda. Kendime acıdım ve bulunduğum durumdan kaçış için kolay yolu seçtim. Üzerime düşenleri yapmasam ya da yeterince yapamasam da kendime acıdığım için içim bir nebze daha rahat oldu. Ama bu kendine acıma olayını yapmıyorum uzun bir süredir. Uzun dediysem 5 6 yıl filan değil 4 5 aydır. Zaten yaşım da 20 bu hayatta çok bir bok gördüğümü de söyleyemem. Kendime yerli yersiz acıma huyumdan vazgeçtikten sonra, yaşadığım her zorluğu geçmem gereken bir basamak gibi gördüm. Hepsi, kendime ulaşmamı sağlayan bir merdivendi. Çıkmaktan başka çarem olmayan bir merdiven. Bunun yanında karşılaştığım her türlü olayda, bazen kendimi bile tanıyamadığım zamanlar oldu. Her insanın olmuştur. Çıktığın onca basamak, kat ettiğin onca zorluk boşuna mıydı diye sorduran davranışlar, kendinizce kurduğunuz küçük hikayenin, içinde yaşadığınız dünyadaki hesaplarla örtüşmediği zamanlarda ortaya çıkan sorular ve cevaplar, ben kimim ve burada ne bok yiyorum tarzında küçük bir münakaşaya itiyor sizi; ve orada başlıyor kazandıklarınız ve kaybettikleriniz saf bir gerçeklik olarak yüzünüze çarpmaya. Yaptığınız ve size değerli, onurlu, fedakar, içten gelen; gerçekten de öyle olduğunu düşündüğünüz davranışlar kuzey ve güney gibi iki kutup oluşturuyor kendimi tanıyamadım dediğiniz davranışlarla; ve birbirlerini çekerek bir anda parçalıyorlar ayakta tutmaya çalıştığınız ve her dönüşünde umutlandığınız dünyanın çekirdeğini. Dışarıdan bakan biri dünyanızın çekirdeğini görmüyor ve anlamıyor bu yüzden. Siz de boku yemiş oluyorsunuz kısacası. Öyle ki başkalarına anlatıp bu derde çare aramak bile gereksiz geliyor. Çünkü biliyorsunuz ki, size dışarıdan bakan kimse, ne kadar yakından bakarsa baksın asla sizin gözünüzden göremeyecek dünyayı. Ve gözleriniz kapanırken boşver diyorsunuz; kimse sizin gözünden bakmak zorunda da değil zaten. Üzgünken yüzünüzden bin parça değil tek bir parça bile düşemeyecek kadar yorgun oluyorsunuz. Dert varsa ilacı yine bende deyip içinize bakıyorsunuz. Ben de yazarak bakıyorum.


Hayatınızda asla üzmemeniz gereken insanlar vardır. Olmalı da. En başta ailenizdir bu, sonra da aile kadar yakınlarınız. Size aileniz kadar yakın olacak insanları seçerken de onlara vereceğiniz değeri en cimri şekilde dağıtmanız gerekir. Gerçekten değer verdiğiniz insanların sayısı ne kadar az olursa, o kadar az üzülürsünüz. Bu da böyle garip bir şey işte; gerçek sevgiye muhtaç varlıklar iken, muhtaç olduğumuz şey tarafından vuruluruz, zayıf düşeriz en çok. Gerçekten değer verdiğiniz bu az sayıda insan uğruna yaptığınız hiç bir şey zor gelmez size, geliyorsa zaten yeteri kadar değer vermiyorsunuzdur. Ve en kötü ihtimal olarak, böyle biri uğruna yaptığınız fedakarlıklar günün birinde unutulsa bile, siz hali hazırda kendinizden bir şeyler verebildiğiniz için, bu fedakarlıklar asla boşa gitmemiş olacaktır.


Kazandıklarınız ve kaybettikleriniz yüzünüze çarpmaya başlıyor demiştim. Ne yaparsanız yapın onu iyi ya da kötü sahiplenmek zorundasınız. Hatalar, yapılmaması gereken şeyler, güzel şeyler, fedakarlıklar; hepsi sizin bir parçanız oluyor yaşadığınız süre boyunca. Bir zamanlar sahip olduğunuz güzel şeyleri kaybedebilirsiniz ya da hiç sahip olmadığınız güzel şeyler bulabilirsiniz. Ne olursa olsun siz sadece elinizde kalanlardan ibaretsiniz. Yorgun ve alçak gönüllü, her şeye rağmen umutla, güzel tek şeyin bile daha fazlasına işaret olduğuna inanarak, açlıkla, hevesle ve küçük bir anadolu şehrinde sabahın erken saatleri kadar sakin bir şekilde beklemelisiniz bazen. Başarılı bir yazar tarafından uğraş içinde bir bekleyişin timsali olarak kaliteli bir romanda tasvir edilene kadar beklemelisiniz belki de,o sabırla ve ruhla. Yaptığınız her güzel şeyin güzel bir sonucu olmayacak her zaman; ama siz  güzel bir şey yapmış olacaksınız. Kötü şeyler de yapmış olsanız önceden, hala var olan o gerçek benliğinize utangaç bir hediye vermiş olacaksınız. Ve en iyisini umut edeceksiniz. Kötü ya da iyi bir insan olun, kendiniz ve başkaları tarafından nasıl tanımlanıyor olursanız olun, kendi dünyanızı, kendinizi hep en iyi şekilde tanıyın, tanımaya çalışın ve ona yakışan biri olun. Gerçek olmanın tek yolu bu çünkü bana göre. Gece bir sokak lambası aramak yerine; güneşi doğurmaya çalışın, en azından ben böyle yapıyorum.