27 Haziran 2021 Pazar

Varlık, Kıyas Ve Tanrı

Felsefe ile özel olarak hiç haşır neşir olmadım. Çok sayıda felsefe kitabı okuyup da kompleks karşılaştırmalar yapıp yeni çıkarımlar üreten, en azından bunu sistematik olarak yapmış bir insan da değilim. Gerçi lisede sınıf arkadaşlarım felsefe dersinde yaptığım yorumlara bayılırlardı. Felsefe alanında tek sözde başarım buydu sanırım. Ama felsefenin doğası gereği düşünmek var olmaktır, var olmak da felsefenin hem sebebi hem de sonucudur bana göre. O yüzden var olan her bilinç gibi benim de bazı çıkarımlar yapmaya ve paylaşmaya hakkım olduğunu düşünüyorum.


Aklımdaki soru şu; güzellik tekillikte var olabilir mi? 


Başlı başına var olmak, akıl almaz bir olgudur. Bu olgunun varlığıyla ancak diğer şeyler "şey" olabilir, anlam kazanabilir zaten. Bunu tam olarak ne demek onu açıklamaya çalışacağım. Ancak aynı zamanda, her şeyin başı olan "var olmak" , başlı başına ele alındığında hiç bir soruyu cevaplayamaz. En genel anlamda düşünürsek, var olmak olgusunun en büyük işlevi; bir şeyi açıklamak değil; açıklanamayan potansiyel gerçeklerin neler olabileceğini öngörmektir bana sorarsanız. Büyük patlamanın ilk anında evren vardı, ama o ilk anda sadece bir noktaydı. Milyarlarca yılın sonunda da evrenin boyutlarını hayal etmek de çok güç diyebiliriz sanırım. Ama akıl almaz büyüklükte olduğunu düşündüğümüz evren, o ilk andaki nokta büyüklüğündeki evrenden "daha çok vardı" gibi bir şey söyleyemeyiz değil mi? İkisi de o an, kendilerine çizilen yol kadar "var olmak" eylemini gerçekleştiriyordu. Aradaki tek fark; varlıkla beraber oluşan zaman; bir anda çok fazla açıklanamayan potansiyel gerçekler öngörmüştü. Var olmak, beraberinde zorunlu olarak zamanı, zaman da potansiyel "şeyleri" öngördü, doğurdu. Şimdi evrenin ne ya da neden olduğu konusuna girmiyorum; çünkü o çok ama çok başka bir konu. Asıl anlatmak istediğim şey şu ki; varlığın doğum şartı tekilliktir; ancak tanımlanıp anlam kazanmak için çoğulluğa çaresizce ihtiyaç duyar. Bir efendinin; efendi olduğunun anlaşılması için en azından bir köleye ihtiyaç duyması gibi. Hatta bazen, kölenin kendisinin köle; efendinin de efendi olduğunu bilmeleri yetmez, dışarıdan üçüncü bir kişinin bunu anlayıp meşrulaştırması da gerekir. Öğretmen, öğrenciyi övdüğü anda; öğrencinin ilk hissettiği  şey gurur ya da sevinç değil; aynı şeyi ailesinin de duymasına hissettiği ihtiyaçtır çoğu zaman, yani gerçekliğin tanımlı ve geçerli olmasının yanında, başka bir bilincin bunu onaylamasını ister. 


Burada ikinci adım olarak, varlığın çoğulluğunu da, bir yerde benzerler arası çoğulluğa indirgememiz gerek diye düşünüyorum. Dar anlamda bakarsak, 3 rakamı ile bir elmayı kısayladığımızda; iyi ve kötünün ya da güzel ve çirkinin ne olduğu tahlilini pratik işlevsellik bakımından sağlıklı bir şekilde yapamayız. Teoride, soyut çıkarımlar yapmak adına belki 5 ya da 3 rakamlarından hangisinin daha "güzel" olduğunu bile tartışabiliriz belki; hatta felsefenin ya da düşünmenin bir sınırı olmadığı için elma ile 3 rakamını herhangi bir anlamda kıyaslayan birini de yadırgamaya hakkımız da yok aslında. Ancak, pratikte bir düşünce ya da çıkarım elde etmek istiyorsak bize fikir verecek olguları o çerçevede sınırlamamız gerekir bazen. Çünkü felsefe ve düşünce sonsuzdur , fizikte iki elektronun aynı anda aynı yeri kaplayamayacağı gibi; farklı olguların sistematiği aynı yere yazılamaz, daha doğrusu bence yazılmamalıdır. 


Soruma dönersek; güzellik tekillikte var olabilir mi demiştim. Yani tek bir "şey" varsa, tek gerçek oysa, ya da az önce dediğim gibi o şeyin bir benzeri olmadığı için onunla kıyaslanıp somut kaygılar güden çıkarımlar yapılamıyorsa; o şey gerçekten bi anlam ifade eder mi?


Tüm evrenin boş bir odadan ibaret olduğunu düşünürsek ve odada sizin kıstaslarınıza göre çok güzel bir vazo, heykel, portre ya da herhangi bir şey varsa; bu şey de o evrendeki tek nesne ise, o nesne o evrende güzel, çirkin, büyük, küçük, iyi veya kötü olabilir mi? Hayır, sadece "var" olabilir. O evrenin içinde maddesel olarak hangi formda olduğu fark etmeksizin yer kaplayan bir şeydir o sadece. Hatta o nesnenin evrenin içinde yer kaplayan bir "şey" mi, yoksa evrenin varlığdan dolayı zorunlu olarak var olan, evrenin ta kendisinden bir parça mı olduğu da tartışılabilir. Bu gibi konularda panteizm ve panenteizm (tasavvufta vahdet-i vücud ve vahdet-i şühud kavramları bunlara karşılık gelir) görüşlerinin bir sürü açıklaması olduğunu biliyoruz. Ancak benim derdim evrenin ne olduğu değil, evrende karşımıza çıkabilecek şeyleri tanımlama referansları. O odadaki vazo evrenin ta kendisi, ya da evrenin içinde var olmuş veya var edilmiş bir şey olabilir, bu benim umrumda değil. Benim derdim, bir şekilde varlığını kabul ettiğim vazonun aslında tam olarak ne olduğu. Çünkü hayatmızda varlıkların kaynaklarını değil, benzerlerine göre konumlarını düşünüp değerlendiriyoruz; duygularımızı ve düşüncelerimizi da bilinçli ya da bilinçsiz olarak buna göre şekillendiriyoruz. İşte bu da, gerçekliği bilinci ile sınırlı olan insan için hayatın kendisi oluyor bir yerde, ve aslında bu hususta önemli tek bir gerçek olduğunu gösteriyor bu: Varlıklara ancak yanlarındakilerin de varlığıyla anlam atfedebiliriz; bu da hayata dair her şeyi etkileyen, sürekli devam eden bir sürece kaçınılmaz olarak dönüşür; bu sürecin içinde olmak; bilinci tanımlar, bilinçli olmak olgusunu açıklar. Bilinç ise benzerleri ile var olan şeylerin her türlü mahiyetinin; insan ya da bir canlı tarafından algılanıp değerlendirilmesidir. 


Burada kendiliğinden başka bir soruya da cevap verebiliyoruz. Eğer her şeyin üstünde bir yaratıcı varsa, tanımının gerektirdiği üzere onunla kıyaslanacak bir benzeri yoktur. Bu yüzden tanrı iyi midir, kötü müdür, adil midir gibi sorular da aslında "3 rakamı karpuzdan üstün müdür" sorusu kadar anlamsızdır. Eğer tanrı varsa ne iyidir ne kötüdür, sadece "var" dır. Buna göre;  zorunlu olarak insan bilinci sınırları içinde kalmış, tanrıyı tanımlama kaygısı ile sorulan hiç bir soru pratikte anlam ifade etmez, haliyle bu sorulara verilen cevaplar da ancak keyfi birer fikir niteliğinde olabilir. 


İyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik gibi kavramlar ancak benzerlerinin varlığıyla anlam bularak hayat dediğimiz şeyin bir parçası olur. Varlığı kabul edildiği taktirde, doğası gereği benzeri olmayan tanrı ise ancak "var" olabilir. Onun niteliklerini tanımlamaya bana göre ihtihaç da yoktur.. Tanrının var olduğu ya da olmadığı gerçeği, ve bunun her türlü sonucu ise; en azından hayattayken belki de asla öğrenemeyeceğimiz tek şeydir. 

21 Ocak 2021 Perşembe

Çevreleyen Yaşam Teorisi

 Hataları kabul etmemek sanırım insanın doğasında var, olası bir hatalar silsilesinin oluşturduğu kötü durumlardan kurtulup kurtulamamayı etkileyen bazı faktörler olduğu gibi. Bazı insanlar hatalarını da tek başına yapar, kurtulmaya karar verip vermemek de sadece onların insiyatifindedir, ve en sonunda ya kurtulurlar; ya da kurtulamazlar. Sonuçları tek başına ele aldığımız zaman çok basit görünmeleri, oraya kadar gelen süreci gerektiği gibi irdelememizi de zorlaştırır. Her kararı tek başına verip, hataları ve kurtuluşları da tek başına yaşayan insanları düşünün çevrenizdeki. Bunu gerçek anlamda yaptığınızda, gerçekten "'çevrenizdeki" insanları gerçek anlamda böyle düşünmenin samimi olmadığını anlayabilirsiniz. Çünkü bir insan çevrenizde ise, gerçek anlamda bu dediklerimi tek başına yapmamıştır. Burada şöyle bir yanlış anlaşılmaya düşmemek gerekiyor; en yakınındaki, hatta ailesindeki insanlarla bile fiziken yanyana olup hiç bir şey paylaşamayıp yardım almayan ya da alamayan insanların varlığı; çevrenizde gördüğünüz o insanın gerçek anlamda tek başına olduğunu kesin olarak bilmemiz için bir kanıt değil. Bahsettiğin kişiler tercihen kimseden yardım almayan, içine kapanan ve kendi dünyalarında kaybolan insanlar değil; böyle bir tercihe bile sahip olmayan insanlar. Yaradılışı gereği topluluk halinde yaşayan insan gerektiği zaman dışarıdan çeşitli yardımlar alan, bunu tümüyle reddeden için bile en azından böyle bir şansı olan,  bir de asla buna sahip olamayıp ideal yalnızlığı yaşayanlar olarak ayrılıyor bir şekilde. Ve son bahsettiğim kişiler de çok büyük kısmımızın algıları dışında varlıklarını sürdürüyorlar bir yerlerde. Evinde öldükten ancak 3 yıl sonra cesedinin kokusu yüzünden fark edilen ve bu süre içinde kimsenin merak etmediği Joyce Vincent adlı kadın işte gerçek yalnız dediğim insanlardan mesela. Çevresinde insanlar olup da kendini türlü nedenlerden dolayı tamamen içine kapanan birini hayatına dair elle tutulur şeyler bilmeden suçlayıp yargılayamayacağımız, insanların yalnızlığını yarıştıramayacağımız bir gerçek olsa da belli bir noktadan sonra gerçek yalnızlığı da bir kaç temel üzerinden somutlaştırmakta bir yanlış görmüyorum. Burada da "çevreleyen yaşam teorisi" (the surrounding living) adını verdiğim teorime geliyoruz. Atalarımızın çok eskinden dediği "dost insanın aynasıdır" sözü; bu düşünceme nispeten yüzeysel ama ona başlangıç noktası olabilecek nitelikte o yüzden.


Gerçekten yalnız olan ya da olmayan insan ayrımından söz etmeye çalışmamın sebebi de teorimi bu ayrıma temellendirmem. Fiziken yalnız olmayan bir insan, seçiminden bağımsız olarak her türlü hastalık, travma gibi olaylardan dolayı bir şekilde yalnız olabilir. Örneğin yaşadığı bir olay yüzünden dış dünya ile iletişimini tamamen isteği ve seçimi dışında koparmış bir insanı ele alırsak; bu insanın ailesinin de yanında olup ona her türlü yardımı yapmaya çalıştığını düşünsek bile; bu o insanın gerçekliği için somut bir etki yapmayacak ve bu insan kendinden bağımsız olarak yaşadığı bir durumdan dolayı hayatını olması gerekenden çok farklı sürdürmek zorunda kalacak. Bu da hemen hemen her teoride olan istisnalar kısmını oluşturan bir durum benim teorim için. 


İnsanın doğumundan beri önce ailesi sonra bulunduğu çeşitli çevreler ile bir şekle girdiğine herkes benim gibi hemfikir olabilir. Standart bir insanın yaşam süreci olan; doğum, büyüme, erginlik ve bu süreç içinde ailesinden tanıdığı her bir insana kadar her şeyin onu bir şekilde etkilemesi; kimsenin düşününce ilginç bulduğu şeyler değildir tabi ki; genel anlamda zaten bizi her yönden şekillendiren bu faktörlerdir. Yazıya, hataları kabul etmemenin insanın doğasında olduğunu söyleyerek başlamam ve sonrasında yalnızlık bahsine girmem de, insanın şu anki konumuna gelme yolculuğuna nasıl bakmaya çalıştığıma bir altyapı hazırlamaktı. İnsanın her türlü gerekliliği gibi, hata yapmanın da aynı şekilde kaçınılmaz bir gerçek olduğunu düşünürsek bu olguyu tüm insanlara rahatça mâl edebiliriz. Aynı şekilde hatayı fark etme ve düzeltme konusu da şekil olarak fark gösterse de öz olarak herkes için bahsedebileceğimiz bir durumdur. İlk adım olarak bunları kabul edersek, ikinci adım olarak da "gerçek anlamda yalnız olmayan insanlar"'ın; isteseler de istemeseler de onlara hataları konusunda yardım edecek birilerini bulmalarının kaçınılmaz olduğunu kabul etmektir diyebiliriz. Bu yardım samimi olmayarak söylenen bir tek söz de olabilir; derin, çok yönlü ve sürekli bir destek olma hali de olabilir. Hatalarında ona yardım edecek kişileri nitelikleriyle yanında bulmak ya da kazanmak ise; o insanın şansı ve çabasına bağlı bir olgu oluyor bu durumda. Her insanın da eşit şartlarda doğmadığını biliyoruz. Annesi doğumda ölen ve babasını asla tanımayıp sokaklara düşmüş bir çocuk ile, sevgi dolu zengin bir ailede doğan iki insanı ele alıp "çevrendekiler seni tanımlar" demek; üzerine düşünülmemiş alelade bir görüş olarak görülür, bu da aslında anormal değildir. Şimdi eğer "çevreleyen yaşam teorisi" dediğim teorime dönersek; şans faktörü ya da imkanlar ne olursa olsun, çevreleyen yaşam bunların üstünde bir gerçekliktir, çünkü adalet, şans, adil ya da zalim bir yaratıcı gibi olgulardan sıyrılmış; bir şeyin nasıl olması gerektiğini sorgulayan bir olgu değil; hali hazırda bir şekilde olmuş olanı irdeleyen bir kavramdır. Ek olarak bu düşünce, çevreleyen yaşamı insanın da belli oranda kontrol etmesine karşı değildir. Karşı olsa bile bu hiç bir gerçekliği etkileyemez, olacaklar olur; ama insanın doğası gereği yaptığı hataları şans ya da çaba ile yanında bulduğu insanların yardımıyla aşıp; kaçınılmaz olanı; kaçınılmaz olmayan ile etkilemesi, her halükarda insanı yansıtan şey olacaktır. 


Soyut şekilde hatalardan konuşmak da bunun somut etkilerini düşünmemizi zorlaştırabilir. İnsan hata yapmaya mahkum bir varlıksa, iyi olması da çevresinden alacağı desteğe bağlıdır. Bu da iç doğaya karşı gelip hatayı kabul etmekle başlar. Tüm hata bende derken bile akla düşen en ufak karşı düşünce de; bize yardım edenin bize ulaşmasını zorlaştırır. Hatanızda size yardım eden iyi ise, önceki hatalarında iyi olan başkasının ona yardım etmesini kabul ettiğindendir. İnsandan insana geçmiş ve onları çevreleyen yaşamdan doğmuş bu yardımlar da en son size ulaşmış demektir. Hata olduğunu kabul ettikleriniz ve doğrultusunda çevrenizden size uzanan ellerin bir benzerini de siz başkası için uzatırsınız. Çünkü kimse kahraman olmak zorunda değildir, ama siz kabul etseniz de etmeseniz de; hatta farkında olsanız da olmasanız da, herkes gibi bir kurtarıcıya ihtiyaç duyarsınız. Kurtarıcı bu vasfının farkında olmak zorunda da değildir. 


Sizi çevreleyen yaşam kaçınılmaz olarak sizi tanımlar, bunun da ana noktası en temel içgüdü kadar temel olan hata yapmak, ve ona dair yardımı alabilmektir. Sağlıklı, güzel bir sonuç için; bu böyle olmalıdır,